Ana içeriğe atla

Kayıtlar

instagram etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Pamuk Hanım'ın Hazinesi

En kıymetli hazinesi kucağında, sevgiyle ve ilk kez görüyormuş gibi bir ilgiyle tek tek bakıyor fotoğraflara... Hani şu bütün ailenin; söz, nişan, düğün fotoğraflarının büyütülmüş haliyle konulduğu eski tip, büyük albümler var ya işte ondan... Kendimi bildim bileli var bu albüm ve tek başına ellemek hep yasaktı. İlla anneannem de yanımızda olacak... Gizlice bakıp yerine koyarsak hemen fark eder bir güzel azarı yerdik. Onun karşısındaki ikili koltukta ayaklarımı uzatmış, daha ben doğmadan önce tığla ördüğü rengarenk kareli battaniyeyi üzerime çekmiş, telefona bakıyormuş gibi yapıp onu seyrediyorum. Bunu hep yaparım. Arada fark eder, "Yine beni mi izliyorsun bakayım sen?" der ve ben her seferinde inkar ederim. İnandığını hiç sanmıyorum ama o da gülümseyip, inanmış gibi yapıp işine döner. O benim kıymetlim. Çocukluğumun kurtarıcısı... Okulun bitip, tatilin başlamasını iple çektiğim, beni her gördüğünde o şefkatli sarılmasıyla huzur bulduğum Pamuk hanım... "Senin adını niye ...

Fikri Bey'in Gözlüğü

Her sabah uyandığında, bugün başına ne geleceğini asla tahmin edemeyen bir varlık değil mi insan dediğin? Fikri bey için de tıpkı böyle bir gündü... Uyandığında, başına geleceklerden habersiz sıradan bir güne başladığına neredeyse emindi... Sabah kahvaltısının ardından asla aksatmadığı ilaçlarını içti. Bu sene kendisi dışında gelişen sebeplerden iki kere yenilemek zorunda kaldığı numaralı gözlüğünü özenle sildi ve taktı. Artık yaz yavaştan bayrağı sonbahara devrederken, tatlı esintili bir günde dışarıdaki işlerini halletmek için sakince evinden çıktı. Mahallede tanıdığı herkesle selamlaşıp, sohbet etti... Durakta sakin sayılabilecek bir metrobüse denk gelince, binmek için hamle yapma hatasında bulundu. Görünüşte her şey normaldi... Kader ağlarını örerken hep öyle olmaz mıydı? Metrobüse orta kapıdan bindiğinde, kocaman kulaklığıyla dünyayla bağlantısını koparmış, saçı başı dağılmış halde yerde oturan genç kız, dikkatini çekse de buna fazla takılmadan ilerledi ve ayakta tutunacak yer bul...

Kanguru Satışımız Mevcuttur

-Abla merhaba, sabah sabah rahatsız ettim ama Metin abi saat 10.00'da gelsin demiş. Hava da bayağı soğuk ama istersen dışarıda beklerim sıkıntı yok yani... -İçeri buyurun, Metin bey salonda sizi bekliyor. -Şu çantamı da alayım, aman haa! Çok kıymetli bu çanta. -Günaydınlar Metin abim, ben Osman. Hamdi abi konuşmuş sizinle... Eviniz de çok güzel maşallah, bahçe de ideal ölçülerde... -Anlat bakalım ne getirdin bize? -Abim bak, elimde bir ürün var. Çocukların da sen de bayılacaksınız, garanti... Bahçeniz ideal ölçülerde onu da söyliyim... -Göster bakalım neymiş bu ürün? -Bu çantanın içinde bir hazine gizli Metin abi, dur! Hemen açıyorum... Ta taamm! İşte sizi Çitayla tanıştırayım. -Nee! Bu kanguru da nereden çıktı. Kaçakçı mısın yoksa sen? -Yok Metin abim ne kaçakçısı! Yerin kulağı var deme öyle gözünü seveyim... -Bu yavru kanguruyu nereden buldun peki? -Avustralya'da bir kuzenim var, Rıza. Bizim burada kediler nasılsa, orada da bunlar öyleymiş abi... Her yerde sürüsüne bereketmiş...

Güle Güle Leyla...

Kahve kavanozunun kapağını açtı ve burnuna yaklaştırarak kokuyu içine çekti. Gözleri kapalı başka diyarlara gidip geldi. Yine mest oldu... Her seferinde nasıl bu kadar etkilendiğine anlam veremeyerek gülümsedi. Özenle seçtiği fincanları tepsiye dizdi, bardaklara su doldurdu. Bitter çikolatasız olmazdı. Çekmeceden çikolata paketini çıkardı. Bugün makinede değil onun sevdiği gibi bakır cezvede pişirecekti kahveyi... Etrafına göz gezdirdi her şey hazırdı. Saatine baktı, on bir olmuş, "Az sonra gelir," dedi yüksek sesle. Kahve saatini önemser, sevdiği diğer ritüeller gibi. Normalde o perşembeleri gelirdi, bu sefer cuma gel diye ısrar etmişti. "Akşam kalırsın, hem çocuklar da seni özledi," her zamanki gibi kırmadı, peki dedi... Çocukluğunun kahramanıydı Leyla, kimseyle konuşamadıklarını dinleyendi. Bilirdi ki ondan sır çıkmaz. Cesaretine, azmine, istediği şeyler için girdiği mücadelelere hayrandı. Annesinin kuzeniydi ve onunla onunla yaşıttı ama hep kendi arkadaşı gibi g...

Kimin Umurunda?

  "Bugün nasılsın?" diye soruyor projede beraber çalıştığı arkadaşı 'sanki çok umurunda' diye içinden somurturken kendisini yapay bir gülümsemeye teslim ederek, "İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?" diye karşılık veriyor ve arkadaşı konuşmaya başlamadan kulaklığını takıp, bilgisayarın ekranına dönüyor. Cevabını umursamıyor, o da anlamış olmalı ki sessizce masasına dönüyor... Öğlene kadar bir iki telefon görüşmesi yapıyor. Bir toplantıya katılıyor, maillerine cevap veriyor. Yemek için sözleştiği arkadaşıyla dışarı çıkıyor. Proje arkadaşının varlığını çoktan unutmuş, işe dalınca genelde dünyadan kopar. Bir ara başını kaldırıp ondan tarafa bakıyor, sessizce çalışıyor... Genelde laf atar, sohbet etmeye çalışır. Bugün oldukça sessiz... "Neyse böylesi daha iyi, muhabbet havasında değilim zaten" diye düşünüyor... Arada sadece işle ilgili bir iki mail atıyor, o da kısaca cevaplıyor. Mesai bitiminde "İyi akşamlar," diyerek, hızlıca ofisten çıkı...

Durmanın Keşfi

  Dur biraz... Dur ki, dinlen... Dinlen ki, gör şimdiye kadar göremediklerini... Gör ki, hisset. Hisset ki, duy! Uzaklarda bir yer var deme. İçerideki yerleri keşfet önce... İnstagram adreslerim:  storybysevil / 1sevilozdemir Kasım/2023/İstanbul Sevil Özdemir

Varlığın Kabulü

  Ömründe biriken tortuları ne yapacağını bilemediği zamanlardan geçeli çok oldu.  Geriye dönüp  dönüp bakmaların, yaraya tuz basmaktan başka işe yaramadığını da epey önce öğrendi... Olur. Dedi  sonra, hayat bu... Ne zaman ki fazlalıklardan arındı, akışta olmanın hafiflettiğini anladı.  İşte o  zaman; yaşadığı her şeyin onu buraya getirdiğini idrak ederek, kendi varlığını minnetle kabul etti. Not: Fotoğraf şahsıma aittir. İnstagram adreslerim: storybysevil / 1sevilozdemir Ocak/2023/İstanbul Sevil Özdemir

Renkli Bir Sessizlik

  Bazı aileler renkli ama çok sessiz. İç seslerinde hayatın izleri var. Her biri kendisinden açılıyor dünyaya... Bir dinleyenleri olsa, kim bilir söylemek istedikleri ne çok şey var... Not: Fotoğraf şahsıma aittir.  İnstagram adreslerim: storybysevil / 1sevilozdemir Sevil Özdemir Kasım/2022/İstanbul

Ağaçlar, Kuşlar, Bir De Sonbahar...

  Buraya her geldiğinde yaptığı gibi önce kuşlara yem veriyor, sonra da yürüyüşünü tamamlayıp dinlenmek için boş bulduğu bir banka oturuyor... Tüm park, sakince bir kabullenişle sonbaharı yaşıyor... "Ağaçlar depresyon yaşasaydı, bu kesin sonbaharda olurdu," diye düşünüyor. Öyle mi olurdu? Bilmiyor... Uyandığından beri hissettiği sıkıntıdan kurtulmak için yürüyüşe çıkmış, her yürüyüşte yaptığı gibi kuşlar için de yanına bir şeyler alıp, keyifle etrafında toplanmalarını seyretmişti. Ruhuna iyi geliyordu onları beslemek. "Birine iyilik yapmak, karşımızdakinden çok, bize iyi gelir," demişti sevdiği bir yazar. Gerçekten de öyle hissediyor...  Y aşlı bir amcanın getirdiği yemi kuşlarla konuşarak, sevgiyle paylaşırken nasıl mutlu olduğunu seyrediyor. Güvercinler, kim yem verirse o tarafa doğru topluca süzülerek uçuyor... Ahh! Bir de çocuklar tarafından kovalanıp durmasalar. "Kuşların depresyon sebebi çocuklar olabilir," diye düşünüyor, koşarak aralarına dalıp hep...

Kapanmayan Yaraların Şehri; Saraybosna...

  Sardığı yaraları kalbinde, yaraların izlerini ise binaların duvarlarında saklayan mağrur kent; Saraybosna (Sarajevo) 90'lı yılların başlarıydı. Çocuktum ama çocukken gördüğüm ve unutamadığım şeylerden birisiydi Saraybosna kuşatması... Modern savaş (!) tarihinin en uzun süren kuşatması olarak tarihe geçen bu olay, her savaş ve benzeri şeyler gibi insanlık tarihinde korkunç izler bıraktı... Avrupa'nın tam ortasında işlenen büyük suç!   Bir başkentte yaşadığınızı düşünün. Kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk toplam 500 bin kadar insanla birlikte hapsedildiğinizi ve dışarıyla ilişkinizin kesildiğini... Her gün sevdiğiniz insanları kaybettiğinizi, acıları kalbinize gömerken yaşamaya devam ettiğinizi ve her an ölümle burun buruna yaşadığınızı... Yollarda yürümeyi unutup koşmaya alıştığınız, ömrünüzden dört yıla yakın bir süreyi hayatta kalabilmek adına böyle geçirdiğinizi düşünün...  Siz bunları yaşarken, dünyadaki diğer insanlardan bazılarının sizi ve yaşananları sadece ekran...

Eylül'e Güzelleme

"Eylül bir ay değil, bir aylık ayrı bir mevsim," demiş ya şair, işte tam da öyle diye düşünüyor... En güzel yaz havası hep Eylül'e denk gelir... Bütün bir yazın kirinden pasından arınmış, pırıl pırıl ve sakince kafa dinliyor gibidir bütün sahiller... Karşı adaların evlerinin bile net görüldüğü bu güzel eylül akşamüstünde denizin bütün yaz gizlediği sakinliğini hayranlıkla seyrediyor...  Sessizliğin tadını çıkarmak ve bir şeyler yazmak için geldiği balkonda, manzaraya karşı oturmuş, elinde kalem ve not defteriyle karşı adaların evlerini seçmeye çalışıyor. Kendi haline gülümsüyor...  Denizin ortasındaki bir kaç ada ve adaların kıyı kesimlerindeki evlerin resmedildiği hani şu seyredene huzur veren o yağlı boya tablolardan birinin içinde gibi hissediyor. "Bir farkla," diyor, "Uzaktan gelen köpek havlaması ve martıların sesi duyulmuyor o tablolarda..."  Gökyüzü ise ayrı bir konu başlığını hak ediyor. Bugünkü manzara tek bir tabloya sığmıyor... Kızıla çalan ...

Bir 8 Mart Hikayesi

  Çocukları okula, kocasını işe göndermiş, ortalığı toplamaya koyulmuştu... Oğlanların odasından başladı. Havalansın diye camı açtı. Yatakları düzeltti, karşıya geçip örtülerinin orantısını kontrol etti. Etrafa saçılmış kıyafetleri kirli sepetine taşıdı, yerdeki lego parçalarını kaldırdı. Komodinin üzerindeki dağınıklığı topladı. Kapıdan çıkmadan son kez baktı ve kapıyı yavaşça çekip çıktı.  "Ne güzel bir akşamdı," diye düşündü. Kocası ve kızı "8 Mart Dünya Kadınlar Günü" için sürpriz yapmışlardı. Hiç beklemiyordu, hem şaşırmış hem sevinmişti. "Bugün yemek yapmak yok," dedi kızı, biz başımızın çaresine bakarız. Kızın odasına geçti. Odanın camı açıktı, yatağını düzeltti... Karşıya geçip kontrol etti. Etrafa saçılmış giysileri düzenledi, denenmiş ve buruşmuş temiz giysileri ütü odasına taşıdı, kirlileri kirli sepetine... Komodinin üzerindeki dağılmış makyaj malzemelerini topladı, açık kalmış çekmeceleri kontrol edip kapattı... Odadan çıkmadan son kez bakıp k...

Büyüyünce Geçer Mi?

  Çocuğu çekiştirerek otobüse zar zor binebiliyorum. İnsanlardan müsâde isteye isteye orta tarafa ilerliyorum. Camın önündeki alanı sıkıca tutmasını tembih ederek önümde sıkıştırıyorum, montunun kapüşonunu da çaktırmadan tutarak garantiye alıyorum. Bütün gün başımın etini yedi... "Anne ne olur uçağa binelim," diye tutturdu. "Kızım durup dururken uçağa mı binilir? Yaz gelsin anneannenlere giderken bineceğiz," yok ne desem olmadı. En sonunda tepemi attırdı. "Yeter artık!" O sırada otobüs geldi de Allah'tan itiraz edemeden aceleyle bindik. Neyse... Dışarıyı seyretmeye daldı da sustu, yoksa inadı insanı canından bezdirir. Annem, "Aynı sen," diyor, "Merak etme büyüyünce geçer," diye de ekliyor, kendisinden emin her zamanki o tavrıyla... Çocukken ben de böyle diretirmişim. Ne zaman vazgeçtim acaba diretmekten? İstediğim şeyler için mücadele etmeyi hangi ara bıraktım? Sırf uğraşmamak için, "Tamam, senin dediğin gibi olsun," demey...

Leyla Taşçı'nın Hikayesi...

              "Ben, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde denk geldiğiniz binlerce kadından biriyim... 'Hayatımı yazsam roman olur' derler ya, öyle… Valla..." Tanıtımında yer alan bu cümlelerle... Seray Şahiner 'in yazdığı, İlham Yazar 'ın yönettiği ve Nihal Yalçın 'ın oynadığı, "Antabus" u Tatbikat Sahnesi 'nde izleme şansına eriştim. Şans diyorum, çünkü gerçekten çok az oynayan bir oyun Antabus...  Nihal Yalçın'ı daha önce sahnede seyretmedim ama kendisinden beklentim oldukça yüksekti. Performansı beklentimin de üstüne çıktı diyebilirim...  Leyla Taşçı 'nın hikayesi… Her zaman duyduğumuz artık neredeyse sıradanlaşan 3. Sayfa haberlerinden sadece biri... Belki de değil... Leyla'nın hayatına tanıklık ederken, aslında ne kadar da yakınımızda buna benzer hayatlar yaşandığını ve duyarsızlığın, aman aile işine karışılmaz vah vah! Yazık! söylenmelerinin ve sıcak evlerimizde otururken ahkam kesmelerin nelere mal olabileceğine tanı...

Güneşin Yakıştığı Şehir; Mostar

Mostar 'a güneş yakışır düşüncesiyle Saraybosna 'yı birinci gün gezer, ikinci gün Mostar'a geçeriz diye yaptığımız planı evdeki hesap çarşıya uymadı diyerek 3. güne çekiyoruz.  İyi ki de öyle yapıyoruz. Çünkü, Mostar'ı yağmurlu havada gezmek haksızlık olurdu... Mostar'a Saraybosna'dan tren ya da otobüsle gitmek mümkün. Tren fiyatları daha uygun olmasına rağmen (11 KM) biz otobüsle gitmeyi tercih ediyoruz (20 KM) çünkü, tren saatleri daha seyrek ve daha uzun sürüyor. Daha önce trenle giden arkadaşlar çok fazla tünel olduğunu ve yolda hiçbir şey göremediklerini söylemişlerdi biz de aklımızda kalan bu sözü değerlendirip, yaklaşık 3 saatlik otobüs yolculuğuna başlıyoruz...  Yeşil ve mavinin her tonunu izleyerek, mükemmel bir yolculuk yapıyoruz... Saraybosna'dan Mostar'a geçmek gibi bir niyetiniz varsa ve de arabanız yoksa mutlaka otobüsle gidin derim, manzara nefis... Mostar terminalinde işimizi garantiye alıp saat 18:00'e dönüş biletimizi al...

Saraybosna (Sarajevo) Gezisi, İzlenimlerim...

Modern Savaş Tarihi 'nin en uzun kuşatmasına sahne olan Saraybosna (Sarajevo) hafızamda acıların şehri olarak yer etmiş... Çocukluğumdan kalma bir aşinalığım var acılarına...  Gelelim gezimizin ayrıntılarına... Yeğenim Gülçin ile çok önceden planladığımız bir geziydi Saraybosna ve Mostar seyahati. Nisan ayında güzel olacağını düşündük ama gitmeyi düşünenleriniz varsa bence Mayıs 'ta çok daha güzel olabilir... İlk gün değil ama ikinci gün soğuk ve yağmura yakalandık... Gerçi hava koşulları bizim gibi her köşesini karış karış gezmeye niyetlenmiş iki kafadarı yıldıramadı o ayrı... Saraybosna'da Türk vatandaşlarına vize uygulaması yok ama siz yine de yanınızda dönüş biletinizi bulundurun. Bize sormadılar ancak sorduklarında ülkeden ne zaman çıkış yapacağınızı ibraz edemezseniz ülkeye girmenize izin vermiyorlarmış aklınızda olsun!  Uçaktan indiğimizde İstanbul'dan farklı bir havayla karşılaşmadık. Bulutlu ama ılıman bir havaydı ki fotoğraf çekmeyi seven biri olarak ...