Ana içeriğe atla

Kayıtlar

kolektif etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Bir Gençlik Hatırası

Ceketin cebindeki titreşim daldığım hülyadan sıçramama sebep oldu. Arayanın kim olduğunu bilmiyordum ama neden açmamam gerektiğini biliyordum. Karşımdaki genç hanım beni çok eskilere, varlığını unuttuğum zamanlara götürmüştü. Şu anda bu büyünün bozulmasını katiyen istemiyordum. Hasretini çektiğim ama bunun farkında bile olmadığım bir duygu gelip içime çöreklendi. "Heyecan." Kalbim bıraktığı yerden yeniden atmaya başladı sanki, alnımda toplaşan ter damlalarını sildim. Kalp krizi mi geçiriyorum, yoksa çoktan öldü mü? diye etrafa bakındım. Vapur sakince yol alırken, insanlar kendi halindelerdi. Şişenin dibindeki tortu gibiydim. Çalkalandıkça ruhumun derinlikleriyle buluşuyordum. Zavallı genç hanım bana ne yaptığından habersiz, çantasını karıştırıp telefonunu aldı ve gördüğü bir şeye tebessümle baktı. Tam o esnada yüzü güneş gibi aydınlanarak bütün vapuru dolduran bir kaynağa dönüştü. Kamaşan gözlerimi yere indirmek zorunda kaldım. Şapkam düştü. Eğildim, hafifçe elimle temizledim...

Unutulan Ceket

  Yaklaşık bir hafta askıda bekledikten sonra düzgünce katlanıp çok katlı bir dolabın üst rafına yerleştirildim. İyi de oldu bir bakıma, dışarıdan soğuk, içeriden gürültü geliyordu. Gerçi yanıma gelenlerle iki sohbet etme imkânım da oluyordu ama ilerleyen saatlerde hepsi sahiplerine teslim ediliyordu neticede. Birkaç gün üst üste gelenler de oluyordu. Bazen yan yana asılıyorduk, bazen de aramıza başkaları giriyordu... Çoğu sahibinden memnundu. Bazılarıysa hor kullanıldıkları için kısa ömürlü olacaklarını düşünüp söylenirdi. Benim hikâyemi sorduklarında sahibimi fazla tanımadığımı anlatıyordum onlara. Daha on gün önce tanışmıştım kendisiyle. Evi biraz dağınık, geç saatlere kadar buralarda takılan, gündüz de fazlaca uyuyan genç bir adamdı. Motor kullanırdı. Bir de telefonda konuştuğu bir kadına, “Tamam anne, merak etme. Fazla içmiyorum. İlk fırsatta ziyarete geleceğim,” dediğini duymuştum. Biraz da unutkan birine benziyordu. Daha ilk gün beni arkadaşında unutmuştu. O yüzden birkaç gü...

Birikmiş Çöpler

Nalan'sız kırk yedinci gün. Yokluğuyla bu kadar boşluğu nasıl doldurabiliyor insan, hayret. Bunca yıl fark etmemişim. O gittiğinden beri neredeyse hiç yatakta yatmadım. Televizyonun karşısındaki koltukta uyuyakalıyorum çoğu gece. Geçen gün ben yokken gelip kalan eşyalarını almış. Bir de Ayşe Hanım'ın numarasını yazdığı kısa bir not bırakmış, "Evi fareler basmadan arasan iyi olur," Birikmiş çöpleri kastediyor. Haksız da sayılmaz. Mutfak aldı başını gidiyor. Onun kurduğu bütün düzeni bozdum. Masanın üstü günlerdir birikmiş yemek paketleri, lavabonun içi boş rakı kadehleriyle dolu. Tevekkeli değil beni mutfağa sokmazdı. "Aman sen elleme gözünü seveyim. Bir de senin peşinden toplamam gerekiyor," derdi. Ben onun titizliğiyle, o benim dağınıklığımla dalga geçerdi. Gülerdik birbirimize. Hangi ara asık suratlı, orta yaşlı insanlara dönüştük?  Belki de çok uzun zaman önce... Son kavgamızda, "Baban gibi tek başına ölmek istiyorsan seni durdurmayacağım ama ben bun...

Senede Bir Gün

  13 Mart 2020… Sema o günü dün gibi hatırlıyordu. Virüs ülkeye yeni ulaşmıştı. Ağır geçiren hasta sayısı artıyor ama henüz kapanma ilan edilmiyordu. İnsanlar televizyonlardan haberleri izliyor, adı sürekli anılan bu virüsün Çin’den buralara kadar geleceğine ihtimal vermiyordu. Uçaktan inen yabancı yolcuların hangi ülkeden geldiğinin kontrol edildiği, bazen karantinaya alındığı günlerdi bunlar. Şimdi dönüp baktığında, izlediği bütün korku filmlerinden daha karanlık bir dönemden geçtiklerini düşünüyor; insanların bunu nasıl bu kadar kolay unutabildiğine şaşırıyordu. Gerçi kendisi de yavaş yavaş normale dönüyordu. Özellikle 13 Mart geldiğinde, hayata karışmak için insanüstü bir çaba gösterirdi. Sema hemşireydi. Neyse ki yalnız yaşıyordu da pandemi boyunca ailesinden kimseye hastalık bulaştırmadan atlatabilmişti o günleri. Aylarca görememişti sevdiklerini. Yine de pişman değildi; o vicdan yüküyle yaşayamazdı. Hastanede gördüklerini ruhunun en karanlık odasına kilitlemişti artık. Onlar...

Buzluktaki Bezelye

  Dördüncü duvarı yıkan bir oyuncu gibiyim;  seyircinin hiç beklemediği bir anda ona hitap eder gibi bakıyorum kendime.   Aynaya yaklaşıyorum. Sağ gözümün çevresi tamamen morarmış, göz kapağım balon gibi şişmiş. Kaşımın üstünde parça parça kurumuş kanlar var. Umarım dikişlik değildir; uğraşacak halde değilim. Yüzümü yıkıyorum. Kesik büyük değil, neyse ki. Sol taraf birkaç çizikle kurtarmış; diğer yarısına göre hâlâ insani. Burnum sızlıyor. Yokluyorum. Kırık gibi durmuyor ama üst kemikte hafif bir acı var. Yakından bakınca orada yatay, yeşilimsi bir morluk görünüyor.  Şerefsiz herif ...  Dirseği tam oraya denk getirdi demek. Göz kapağım şiştikçe yüzüme yayılıyor sanki. Bu kadar muayene yeter. Mutfağa gidiyorum. Buzlukta buz kalmamış, annemin yolladığı bezelye paketlerinden birini havluya sarıp, gözüme bastırıyorum. Sızının içinden ince bir rahatlama geçiyor. Tıpkı gece eve gelip kendimi yatağa attığım an gibi. Salona geçip üçlü koltuğa oturuyorum. Gözümde bezelye...

Dikenler

  Adamın dikenleri vardı. Kadının ise görünmeyen yaraları. Kadın gizlice sarardı yaralarını; bazen gözyaşlarıyla. Adam eve geldiğinde, kadın gün boyu içinde biriktirdiği kırıntıları koyardı masaya. Adam tek hamlede yutardı kadının bütün umutlarını...   Kadın adama babasından, kendisine de annesinden aşinaydı. Eski bir filmin tekrarı gibiydi hayatı. Babası televizyon karşısında çay beklerken, annesi bulaşık yıkardı ağlayarak.   Adam annesinin gizli gözyaşlarını hiç bilmeden büyümüştü. Babasından gördüğü kadarıyla öğrenmişti kocalığı. Eve bakması yeterli değil miydi, inceliklere ne lüzum vardı?   Hem ne yaparsa yapsın, kadınlara zaten yaranılmazdı.   Kadın bir gün annesinin hayatını yaşayacağını hiç düşünmemişti. Çünkü adam dikenlerini henüz göstermemişti. Beyaz gelinliğine astığı umutlarla, bir kuğu gibi süzülüyordu adeta.   Ne zaman ki ayakları yere değdi, işte o zaman hatırladı annesinin gözyaşlarını.   Adam da dikenlerinin farkında değildi başta. Evl...