Ana içeriğe atla

Kayıtlar

halkedebiyatıdergisi etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Son Resital

  O gün dans hayatının biteceğini bilseydi, uçan şatoya yine de gider miydi?   Annesine yazdığı mektup gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Dünyanın en ünlü gösterisine seçildiğine kendisi de inanamamıştı.   "Sonunda," diyordu mektubunda, "Başardım anne. Bu dünyada artık benim de yıldızım parlayacak."   Prensesler gibi karşılandığı şatonun mermerinde adeta süzülüyordu. Kalbinde ise küçük bir kız hiç durmadan dans ediyordu.   "Vakit geldi," dendiğinde bir kuğudan farksızdı. Hayallerine kavuşmanın o tarifsiz mutluluğunu yaşıyordu.   Sahnedeki bulut dekoru üzerine düştüğünde, çığlığı şatonun duvarlarında yankılandı uzun süre...   O gün dans hayatının biteceğini bilseydi, uçan şatoya yine de gider miydi? Yazıyı halkedebiyatıdergisi.com'dan okumak için; İnstagram adreslerim:  storybysevil  /  1sevilozdemir Nisan 2026/İstanbul Sevil Özdemir

Özlem Taşıyan Mektup

  Sevgili Alice, Son mektubunda geç cevap veriyorum diye sitem etmişsin. Çok haklısın. Ama inan bana, bebek olduktan sonra hayatım tamamen değişti. Senin minik yeğenin biraz nazlı bir kız; çok ağlıyor, özellikle geceleri... İlk günlerde çok endişeliydim ama doktor, bunun gayet normal olduğunu söyledi. Sürekli kucakta olmak istiyor. Bütün gece evin içinde dolanıp duruyoruz. James yardımcı olmasa bunun üstesinden gelemezdim. O kadar yorgun oluyorum ki, o uyuduğunda ben de yorgunluktan hemen uyuyakalıyorum. Senin de bebeğin olduğunda beni daha iyi anlayacağına eminim, küçük kardeşim. Neyse ki birkaç gündür sakinleşmeye başladı, Tanrı’ya şükür. Minik prenses uyurken ben de fırsat bulup sana yazıyorum. Alice, Emily’yi bir görsen... Öyle güzel ve tatlı ki... Eminim gördüğünde onu çok seveceksin. Kafasında ince sarı tüyler var; belli ki saçları benimki gibi sarı olacak. Çok açık tenli, yumuşacık bir cildi var. Minik tombul parmaklarıyla elimi sıkı sıkı tutuyor bazen; o...

Yedinci Peron

Haydarpaşa tren garının merdivenlerini, içimdeki kasveti ona belli etmemeye gayret ederek çıkıyorum. Birkaç basamak sonra kafamı kaldırıyorum ve binanın ihtişamı karşısında bakakalıyorum... Ne kadar büyük ve ne kadar da güzel... Kan ter içinde kalmış hallerinden, son dakika yetiştikleri belli olan bir aile yanımızdan rüzgar gibi geçiyor. Tam devasa kapıdan içeri girecekken babaları olduğunu tahmin ettiğim kişi; göbeğinin düğmeyi patlatacak gibi gerdiği gri ceketi, kızarmış ve terli yüzüyle, nefes nefese geride kalan var mı diye merdivenlere bakıyor. O sırada etrafa bakarak eğlenen üç çocuğa seslenerek, “Hadi afacanlar, sizin yüzünüzden geç kalacağız!” diye bağırıyor. Zorla düğmesini kapattığı ceketinin cebinden çıkardığı beyaz mendille, kızarmış yüzünün terini siliyor ve kapıdan geçip kayboluyor... Biz, ayrı bedenlerde tek vücut gibi hareket ederek, sesiz ve sakince merdivenleri çıkıyoruz. Yanımızdan geçen telaşlara aldırmıyoruz... Devasa camlı kapıdan içeri girdiğimde, gözlerimi kamaş...

Sınırdaki Çizgiler

Bahçede arkadaşlarıyla top oynayan iki numara, "Babaaa... Koş! Nesrin teyze sınırda," diye bağırıyor. Okuduğum kitabı da gözlüğü de koltuğa fırlatıp, apar topar dışarı çıkıyorum. O telaşla terlik giymediğimi bahçe sınırına geldiğimde fark ediyorum. "Nesrin çimlere elektrik kablosu döşemediyse sorun yok," diyorum pek de emin olamayarak. Son haftalarda yaptıklarına ailece inanmakta zorluk çekiyoruz... Boyu neredeyse benimle olan, çocukken, "Sırık" diye dalga geçtiğim, kırklarında olsa da hala genç görünen Nesrin, parmak arası terliği, kot şortu, gri tişörtü, saçındaki renkli bandanası ve neredeyse yüzünü kaplayan güneş gözlükleriyle sınırda duruyor. Benim olduğum yöne bakmadan, inşaat ustası olduğunu tahmin ettiğim bir adama, bahçe sınırındaki çizgiyi işaret ederek bir şeyler anlatıyor. "Hayırdır Nesrin'cim, yine ne oldu?" diye soruyorum, o da "Bahçemizin sınırını netleştiriyorum Suat bey. Ahmet usta duvar örecek," diyor. Sözlerime ki...

Mahir Bey’in Kalemi

  Rahmetli Mahir bey, çok görgülü bir beyefendiydi. Bu şımarık çocuklar nasıl onun torunu olabilir? Hafsalam almıyor. Siyah kadife kutuyu açıp, görücüye çıkarır gibi beni gururla arkadaşlarına gösterirken, Japonya seyahatinde gördüğünü ve o an vurulduğunu anlatırdı. Herkesin hayran bakışları eşliğinde dolaşırdım odayı. Kimse elini uzatmaya cesaret edemez, uzaktan bakmakla yetinirlerdi. Hiç kıyamazdı bana Mahir bey, Allah'ın rahmeti üstüne olsun. Ahh ne günlerdi... İlk zamanlar evli değildi tabii, bayağı gençti. Belli ki bir sevdiği vardı. Beni mürekkebe batırır tam hevesle yazacakken, bir satır yazar, yazdığını beğenmez, buruşturup atardı kağıdı. Ne aşk mektupları yazdık beraber, helali hoş olsun. Çok beyefendi bir insandı. Bütün iş seyahatlerinde beni de yanında gezdirirdi. Uçakta, restoranda nerede aklına bir şey gelse hemen notlar alır, ben de o esnada etrafı seyrederdim. Çok yer gördüm sayesinde, çok... Uzak Doğu’dan b...

Kaybolan Manzara

  "Tadı yok sensiz geçen ne baharın, ne yazın Kalmadı tesellisi ne şarkının, ne sazın Sarıldım kadehlere, derman olur diyerek Kalmadı tesellisi ne şarkının, ne sazın..." Nesrin Sipahi'nin sesi, baba yadigarı gramofondaki plaktan tatlı tatlı etrafa yayılıyor. "Kalmadı tesellisi" diyor, "Ne şarkının, ne sazın," balkona kurduğu çilingir sofrasında, mavi-beyaz çizgili pijaması ve beyaz atletiyle oturmuş, çok az görünen deniz manzarasına kadehini kaldırıyor, "Sarıldım kadehlere, derman olur diyerekkk..." İçindeki denizi dalga dalga coşturan şarkıya, tüm benliğiyle eşlik ediyor. Yazdan kalma o eylül akşamında, tatlı bir esinti kadehini yalayıp, kulağının arkasından süzülüyor. İçi ürperiyor. Karısı olsa, "Üşüteceksin Hilmi Bey, üstüne bir şey giy!" diye söylenirdi. Ona karşılık verir gibi, "Ne var sanki bu havada üşütecek. Mis gibi hava, miss," diyor. Kafasını kaldırıp yıldızlara bakıyor. Yıldızlar onu göz kırparak selamlıyor. Ne...

Oyun Sevdası

Kızı içeriden, "Anneee! Sarı bluzumu bulamıyorum," diye sesleniyor. Suna, elindeki telefondan gözünü ayırmadan, "Kirli sepetinde olabilir," diye karşılık veriyor. Bu aşamayı geçerse işi kolaylaşacak, hiç bu kadar ilerlememişti. Nazlı, bir hışımla salona girip, buruşuk bluzu annesinin yüzüne doğru sallayarak, "Anne yaaa! Daha iki gün önce sana kızlarla buluştuğumuzda bunu giyeceğimi söyledim ve yıkamanı rica ettim. Sen de tamam demedin mi?" diye bıkkın bir sinirle söyleniyor. Ekrandaki renkli şekerlerin beş tanesini yan yana getirip patlatarak, zorlu bir aşamayı geçmenin verdiği muzaffer gülümsemeyle başını kaldıran Suna, kızının yüzüne doğru salladığı bluzun, az önce patlattığı şekerlerle aynı renk olduğunu gördüğünde bu bir işaret olmalı diye düşünüyor. "Sarı renkleri daha çok yan yana getirmeliyim!" Yüzüne dik dik bakan kızını daha fazla kızdırmamak için, "Unutmuşum Nazlıcım, sen kısa programla makineyi çalıştır, bitince kurutucuya atarız,...

Özgürlük Sanrısı

Limon'u ilk gördüğümüz günü hatırlıyor musun? Hani balkondaki pembe sardunyanın üstüne gelip konmuştu. Ben korkup kaçar sanmıştım. Sen, kendinden emin yavaşça yanına gidip parmağını uzatmıştın, o da sakince gelip konmuştu... Belli ki tanıdık bir hareketti bu onun için, hiç yadırgamamıştı... Tanıdık duygulara kendimizi güvenle bırakmakta hepimiz öyle değil miyiz? Kuş hala parmağındayken sen önde ben arkada balkondan içeriye geçip kapıyı kapatmıştık. O, odanın içinde uçarak avizenin tepesine konmuş etrafı süzerken, sen hemen kafes bulma telaşına düşmüş dışarı çıkmaya hazırlanıyordun. "Bırakalım gitsin yazık hayvana," demiştim, "Asıl bırakırsak yazık olur. Bunlar alışık değil dışarıdaki hayata, ya kedilere ya da açlığa yenilir, hem bak kendisi bizi seçti," demiştin. O zaman mantıklı gelmişti. Oysa, o da dışarıdaki hayatı seçip seçmemeye sadece kendisi karar verebilmeliydi... Yeni ve süslü kafesine hapsederken, limon sarısı tüylerinden esinlenip, "Limon," ...

Geçmişin Penceresi

Güneşin altın ışıltılar serpiştirdiği lüle saçlarını, sağa sola neşeyle savurarak, "Annee!" diye sesleniyor küçük kız. "Anneannem dedi ki, benim yaşımdayken o da seni sallarmış bu salıncakta," iki tarafından zincir sarkıtılmış bu eski tahta salıncağın önünde durmuş, küçük kızını yavaş yavaş sallarken, onun neşesi bulaşıyor gülümseyişine... Baharın gelişini coşkuyla kutlayan sapsarı çiçeklerin kapladığı arazinin çok ilerisinde görünen evleri işaret ederek, "Bak! Şu uzaktaki evler var ya, onların hiçbiri yoktu ben çocukken... Her yer böyle çiçeklerle kaplıydı," diyor. Küçük kız, annesinin söylediği gibi hayalinde evleri yok etmeye ve onların yerine çiçekleri koymaya çalışırken, annesi de çocukluğuna misafir oluyor... Bu eski salıncakta keyifle sallandığı o günleri, hevesle topladığı çiçekleri hediye ettiğinde, annesinin yaşaran bal rengi gözlerini, hafta sonları buraya gelmeyi nasıl iple çektiğini, büyüdükçe tek başına sallandığı salıncakta, karşısındaki çiç...