Ceketin cebindeki titreşim daldığım hülyadan sıçramama sebep oldu. Arayanın kim olduğunu bilmiyordum ama neden açmamam gerektiğini biliyordum. Karşımdaki genç hanım beni çok eskilere, varlığını unuttuğum zamanlara götürmüştü. Şu anda bu büyünün bozulmasını katiyen istemiyordum. Hasretini çektiğim ama bunun farkında bile olmadığım bir duygu gelip içime çöreklendi. "Heyecan." Kalbim bıraktığı yerden yeniden atmaya başladı sanki, alnımda toplaşan ter damlalarını sildim. Kalp krizi mi geçiriyorum, yoksa çoktan öldü mü? diye etrafa bakındım. Vapur sakince yol alırken, insanlar kendi halindelerdi. Şişenin dibindeki tortu gibiydim. Çalkalandıkça ruhumun derinlikleriyle buluşuyordum. Zavallı genç hanım bana ne yaptığından habersiz, çantasını karıştırıp telefonunu aldı ve gördüğü bir şeye tebessümle baktı. Tam o esnada yüzü güneş gibi aydınlanarak bütün vapuru dolduran bir kaynağa dönüştü. Kamaşan gözlerimi yere indirmek zorunda kaldım. Şapkam düştü. Eğildim, hafifçe elimle temizledim...
Yaklaşık bir hafta askıda bekledikten sonra düzgünce katlanıp çok katlı bir dolabın üst rafına yerleştirildim. İyi de oldu bir bakıma, dışarıdan soğuk, içeriden gürültü geliyordu. Gerçi yanıma gelenlerle iki sohbet etme imkânım da oluyordu ama ilerleyen saatlerde hepsi sahiplerine teslim ediliyordu neticede. Birkaç gün üst üste gelenler de oluyordu. Bazen yan yana asılıyorduk, bazen de aramıza başkaları giriyordu... Çoğu sahibinden memnundu. Bazılarıysa hor kullanıldıkları için kısa ömürlü olacaklarını düşünüp söylenirdi. Benim hikâyemi sorduklarında sahibimi fazla tanımadığımı anlatıyordum onlara. Daha on gün önce tanışmıştım kendisiyle. Evi biraz dağınık, geç saatlere kadar buralarda takılan, gündüz de fazlaca uyuyan genç bir adamdı. Motor kullanırdı. Bir de telefonda konuştuğu bir kadına, “Tamam anne, merak etme. Fazla içmiyorum. İlk fırsatta ziyarete geleceğim,” dediğini duymuştum. Biraz da unutkan birine benziyordu. Daha ilk gün beni arkadaşında unutmuştu. O yüzden birkaç gü...