13 Mart 2020… Sema o günü dün gibi hatırlıyordu. Virüs ülkeye yeni ulaşmıştı. Ağır geçiren hasta sayısı artıyor ama henüz kapanma ilan edilmiyordu. İnsanlar televizyonlardan haberleri izliyor, adı sürekli anılan bu virüsün Çin’den buralara kadar geleceğine ihtimal vermiyordu. Uçaktan inen yabancı yolcuların hangi ülkeden geldiğinin kontrol edildiği, bazen karantinaya alındığı günlerdi bunlar. Şimdi dönüp baktığında, izlediği bütün korku filmlerinden daha karanlık bir dönemden geçtiklerini düşünüyor; insanların bunu nasıl bu kadar kolay unutabildiğine şaşırıyordu. Gerçi kendisi de yavaş yavaş normale dönüyordu. Özellikle 13 Mart geldiğinde, hayata karışmak için insanüstü bir çaba gösterirdi. Sema hemşireydi. Neyse ki yalnız yaşıyordu da pandemi boyunca ailesinden kimseye hastalık bulaştırmadan atlatabilmişti o günleri. Aylarca görememişti sevdiklerini. Yine de pişman değildi; o vicdan yüküyle yaşayamazdı. Hastanede gördüklerini ruhunun en karanlık odasına kilitlemişti artık. Onlar...
Dördüncü duvarı yıkan bir oyuncu gibiyim; seyircinin hiç beklemediği bir anda ona hitap eder gibi bakıyorum kendime. Aynaya yaklaşıyorum. Sağ gözümün çevresi tamamen morarmış, göz kapağım balon gibi şişmiş. Kaşımın üstünde parça parça kurumuş kanlar var. Umarım dikişlik değildir; uğraşacak halde değilim. Yüzümü yıkıyorum. Kesik büyük değil, neyse ki. Sol taraf birkaç çizikle kurtarmış; diğer yarısına göre hâlâ insani. Burnum sızlıyor. Yokluyorum. Kırık gibi durmuyor ama üst kemikte hafif bir acı var. Yakından bakınca orada yatay, yeşilimsi bir morluk görünüyor. Şerefsiz herif ... Dirseği tam oraya denk getirdi demek. Göz kapağım şiştikçe yüzüme yayılıyor sanki. Bu kadar muayene yeter. Mutfağa gidiyorum. Buzlukta buz kalmamış, annemin yolladığı bezelye paketlerinden birini havluya sarıp, gözüme bastırıyorum. Sızının içinden ince bir rahatlama geçiyor. Tıpkı gece eve gelip kendimi yatağa attığım an gibi. Salona geçip üçlü koltuğa oturuyorum. Gözümde bezelye...