Ana içeriğe atla

Kayıtlar

foto hikaye etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Geçmişin Penceresi

Güneşin altın ışıltılar serpiştirdiği lüle saçlarını, sağa sola neşeyle savurarak, "Annee!" diye sesleniyor küçük kız. "Anneannem dedi ki, benim yaşımdayken o da seni sallarmış bu salıncakta," iki tarafından zincir sarkıtılmış bu eski tahta salıncağın önünde durmuş, küçük kızını yavaş yavaş sallarken, onun neşesi bulaşıyor gülümseyişine... Baharın gelişini coşkuyla kutlayan sapsarı çiçeklerin kapladığı arazinin çok ilerisinde görünen evleri işaret ederek, "Bak! Şu uzaktaki evler var ya, onların hiçbiri yoktu ben çocukken... Her yer böyle çiçeklerle kaplıydı," diyor. Küçük kız, annesinin söylediği gibi hayalinde evleri yok etmeye ve onların yerine çiçekleri koymaya çalışırken, annesi de çocukluğuna misafir oluyor... Bu eski salıncakta keyifle sallandığı o günleri, hevesle topladığı çiçekleri hediye ettiğinde, annesinin yaşaran bal rengi gözlerini, hafta sonları buraya gelmeyi nasıl iple çektiğini, büyüdükçe tek başına sallandığı salıncakta, karşısındaki çiç...

Davetsiz Misafir

Üzerinde, "Tarım Sözlüğü" yazan kitabı, mutfaktaki anneme gösterip "Babam tarımcılığa mı başladı?" diyorum gülerek. Pencereden bahçeye endişeli bir bakış atıp, "Ah! Sorma. Baban delirdi," diyor başını sallayarak, "İki haftadır böyle... Gece, gündüz bahçede..." "Ne var ki bahçede?" diye meraklanarak kapıya gidiyorum ve donup kalıyorum. Babam, bir şeyler ekeriz diye ayırdıkları toprak alanda sandalyesine oturmuş, elindeki sopayı tarumar olmuş topraktaki deliklere gelişi güzel batırıyor ve "Geç de göreyim bu çimenlere!" diye söyleniyor. Annemin, "Gördün mü?" demesiyle kendime geliyorum ve elimdeki sözlüğü masaya bırakarak, kapının önündeki terliği giyip, onun yanına gidiyorum. Babam geldiğimi fark etmiyor bile, sarılıp öpüyorum. Ortamın tuhaflığına inat normal şeylerden konuşuyoruz. "Yolculuk nasıl geçti?" diye soruyor. Ben de anlatırken her zaman yaptığım gibi onun gözlüğünü alıp bluzumun eteğiyle siliyorum v...

Bir Park Güncesi

  Tam bir bahar havası denebilirdi bu güne, eğer güneş yüzünü gizlemeseydi…  Sıralanmış teknelerin halat gıcırtısını, cıvıltılı kuş sesleri akort ediyor. Kargaların kavgasını, çığlık atan bir martı bölüyor. Ağaçlar arası gezintiye çıkan serçeler, yerdeki köpeği teğet geçiyor. Arka sokaktaki okul çocuklarıyla, parktaki çocuklar ses çıkarma yarışında berabere kalıyor. Banktaki genç çifte, teknesini temizleyen adamın su sesi serenat yapıyor. Kim bilir kaçıncı seferine çıkan vapuru görür görmez, sahildeki tekneler beşik dansına başlıyor. Tam bir bahar havası denebilirdi bu güne, eğer güneş yüzünü gizlemeseydi…   Yürüyüşe çıkan bastonlu amca, kendisinden beklenmeyen bir hızla vapurun fotoğrafını çekiyor. Köprüden geçen araçların nereye varacağını kimse bilmiyor. Bankta oturan kızın tepesindeki ağaçta konumlanan karga, ısrarla bağırıyor. Belki de burası benim mekanım, kalk başka yere git, diyor. Vapurun kendisi gitse sesi yadigar kalıyor… Tembellikle sınanan köpek, yattığı yeri...

Pazarlık Ustası

  Her şeyin bir ederi var kabul ama sen de pazarlık ederken öldürdün bizi be ablacım... Söyle bakalım şimdi, bu güzel kolyeyi alıyor musun, almıyor musun? Bak! Yeminle sana çok uygun fiyat verdim. Bu kapıdan çık, geri gel bu fiyatı bir daha duyamazsın benden, o kadar diyorum... "Gerçek inci olup olmadığından şüpheleniyorum açıkçası..." Bak güzel ablacım eline al ve ışığa tut, gördün mü? Sedefli bir parlaklık mevcut, işte bu Makedonya'nın meşhur Ohrid sularından çıkarılan inci. Böyle kaliteli bir inciyi değil bu sokaktaki dükkanlarda, Türkiye'de bile bulamazsın. Bu kadar da malımdan emin konuşuyorum. Bizim Ohridli bir ustamız var Valmir usta, yıllardır bütün incileri ondan tedarik ediyoruz. Özel olarak gidip elden alıyoruz ürünleri. Ama bizde zorlama yok. Sen, içime sinmedi ben başka yerleri gezicem diyorsan eyvallah. Bu dükkandan çıktın, bu fiyatı bir daha söylemem onu da belirteyim de sen bir düşün istersen... "Selamünaleyküm Mustafa abi, havaalanında hiç oyalan...

Muz Kabuğunun Yolculuğu

Sokaktaki sararmış yaprakların arasında gördüğü muz kabuğunu işaret ederek, " Annee bak! Ağaçtan muz kabuğu da dökülmüş dedi çocuk. Biraz şaşırmıştı ama yerde ve sarı renkli olmaları yeterli gelmişti bir su gibi berrak zihnine...  Annesi bu masumiyet karşısında gülümsedi. Çantasından çıkardığı kağıt mendille eğilerek, muz kabuğunu aldı ve az ilerideki çöp kutusuna attı. Merakla kendisini izleyen çocuğun minik elinden tutup sokakta ilerlerken, "Aynı renklere sahip olmamız oraya ait olduğumuz anlamına gelmez. Bunu nasılsa zamanla öğreneceksin... Şimdilik şunu aklından çıkarma. Sokağa, meyve kabukları da dahil hiçbir çöpümüzü atmıyoruz. Tamam mı?"  "Tamamm!" dedi çocuk coşkuyla ve annesinin elinden yayılan sıcaklığa daha da sokularak, muz kabuğunun çöp kutusundan tırmanarak kaçtığını, annesinin yatmadan önce okuduğu kitaptaki ayıcık gibi büyük maceralar yaşadığını ve sonunda yaprak arkadaşlarının yanına ulaştığını hayal edip, gülümseyerek devam etti  yürümeye ... ...

Elma Şekeri Tadında

"Gel gidelim," diyor kolunu omzuma atarak, "Buralar yalnızları ürkütür ama sen sakın korkma, artık yalnız değilsin!" Korkudan kaskatı kesilen bedenimi gevşeten sözleriyle aynı etkiyi yaratan kolu omzumu sıkıca sarıyor...  Yeni evimizin arka bahçesini keşfetmek için dolaşırken kaybolduğum ormandan, nefes nefese çıktığım bu ıssız yolun kenarında, ne tarafa gideceğimi kestiremeden etrafa bakınırken, tıpkı izlediğim çizgi filmin kahramanı gibi, aniden ortaya çıkan bu yabancı ama aynı zamanda güzel ve cana yakın kız ile yavaş yavaş tanıdık gelmeye başlayan yolda yürüyoruz. Merak etmememi, evimi bildiğini, çünkü taşınırken beni gördüğünü ve yeni bir arkadaş edineceği için ne kadar heyecanlandığını anlatıyor...  Hayatım boyunca en iyi arkadaşım olacağından habersiz, elma şekerini andıran sesiyle, tatlı tatlı ormanı keşfetmekten, orada beslediği yavru sincaptan, beni tanıştırmak için sabırsızlandığı diğer arkadaşlarından bahsediyor... Onun heyecanına kendimi kaptırıyor ve d...