Ana içeriğe atla

Pamuk Hanım'ın Hazinesi

En kıymetli hazinesi kucağında, sevgiyle ve ilk kez görüyormuş gibi bir ilgiyle tek tek bakıyor fotoğraflara... Hani şu bütün ailenin; söz, nişan, düğün fotoğraflarının büyütülmüş haliyle konulduğu eski tip, büyük albümler var ya işte ondan... Kendimi bildim bileli var bu albüm ve tek başına ellemek hep yasaktı. İlla anneannem de yanımızda olacak... Gizlice bakıp yerine koyarsak hemen fark eder bir güzel azarı yerdik. Onun karşısındaki ikili koltukta ayaklarımı uzatmış, daha ben doğmadan önce tığla ördüğü rengarenk kareli battaniyeyi üzerime çekmiş, telefona bakıyormuş gibi yapıp onu seyrediyorum. Bunu hep yaparım. Arada fark eder, "Yine beni mi izliyorsun bakayım sen?" der ve ben her seferinde inkar ederim. İnandığını hiç sanmıyorum ama o da gülümseyip, inanmış gibi yapıp işine döner. O benim kıymetlim. Çocukluğumun kurtarıcısı... Okulun bitip, tatilin başlamasını iple çektiğim, beni her gördüğünde o şefkatli sarılmasıyla huzur bulduğum Pamuk hanım...

"Senin adını niye Pamuk koymuşlar anneanne?" derdim çocukken, "Çok komik değil mii?" "Niye komikmiş bakalım. Pamuk olmasa sen hangi yastıklarda yatacaktın?" der ve gıdıklamaya başlardı. En sevdiğim anlardan biri de buydu, onunla kıkır kıkır hallerimiz... Bu anılar her seferinde içimi ısıtıyor ve artık yaşlandığını bilmek, onunla geçen zamanın değerini kat be kat artırıyor. Onu izliyorum... Yılların izlerini taşıyan pamuk elleri, şefkatle bir fotoğrafa dokunuyor, "Oy güzelim benim," diyor, "Ne güzel yaşadın sen be, ne de güzel yaşlandın," dokunduğu fotoğraf değil de o kişi sanki... "Yine kimle konuşuyorsun bakalım Pamuk hanım?" diyorum takılarak, "Dedemi mi özledin yoksa?" Yakın gözlüğünün üzerinden bakarak, "Ayol ne özleyeceğim onu, gidince göreceğim nasılsa," diyor göz kırparak, "Allah gecinden versin, deme öyle!" diyorum gülerek, içimden de, "Lütfen Allahım! lütfen..." diye tekrarlıyorum.

"Gel göstereyim," diyor, battaniyeyi özenle kenara koyup yanına gidiyorum. Onun gençlik fotoğrafı bu...

Beline kadar uzun ve gür sarı saçlar, kalemle çizilmiş gibi kaşlar, gözler ve dudaklar... O dönemin film yıldızlarına benziyor, "Aaaa Filiz Akın mı o?" diyorum şaşırmış gibi, o da kıkırdıyor, "Ayol ben daha güzelim baksana," diyor. En samimi duygularımla, "Bence öylesin," diyorum... Modaya uygun daracık balıkçı yaka kazağı, diz üstü çan eteği, dizine kadar deri çizmesiyle, merdivenli bir binanın önünde bir iki basamak çıkarak verdiği bu pozla dünyanın en güzel kadınına bakıyorum.

Birden albümün şeffaf kısmını açıp fotoğrafı çıkarıyor, gözlerime inanamıyorum... Tüm tatlılığıyla, "Bu fotoğraf sende kalsın," diyor bana uzatırken, "Nasıl yani!" diyecek oluyorum. Şaşkınlığıma gülüyor. "Korkma ayol! Ben kendim veriyorum," o an halimi fark edip ben de gülüyorum, "Bak!" diyor, "Bu benim en sevdiğim halim. Hayata en hevesli olduğum, dünyayı en çok merak ettiğim zamanlar... İnsan," diyor, "Yaş aldıkça değişiyor, gelişiyor, önemli olan sonunda o halinden de bu halinden de memnun olmak. Ben çok memnunum. Dilerim sen de benim yaşıma gelince bu memnuniyeti yaşarsın güzel torunum benim," demesiyle içim sevgiyle çağlıyor ve ona sarılıp içime içime ağlıyorum... Bu duygusallığı dağıtmak istiyor ve beni tembihliyor, "Bu fotoğrafı verdiğimi kimseye söylemek yok! Aramızda..." Ona göz kırparak, "Aramızda Pamuk hanım, merak buyurmayınız," diyerek yerime geçiyor ve battaniyeyi sevgiyle üzerime çekiyorum. O, albümü itinayla yerine koyup, mutfağa yemek hazırlamaya giderken, ben gülümseyerek bana bakan bu güzel kadının fotoğrafına şefkatle dokunuyorum. "Sen çok güzel yaşadın. Çok da güzel bir dünya kurdun. Canım Pamuk hanım, kıymetlim..."

Not: Fotoğraf şahsıma aittir.

İnstagram adreslerim: 
storybysevil / 1sevilozdemir

Şubat/2024/İstanbul
Sevil Özdemir


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Yaz

  Zamanda yapacağı yolculuktan habersiz, elindeki kitabı dikkatle inceliyor ve "En az on beş sene olmuştur," diye tahmin yürütüyor. Okuduğunu pek hatırlayamıyor ama belli ki onun kitabı, hep yaptığı gibi ilk sayfasına tarih atıp bir de not yazmış. İşte tam düşündüğü gibi, on beş sene öncesinin tarihi. Üniversiteye hazırlandığı sene, "Peruş'un hediyesi," diye de not düşmüş. Hafif bir esintiyle irkilip, yan sandalyedeki şala uzanıyor, burnuna gelen melisa kokusuyla mest olurken bakışlarını balkonun en ucundaki büyük, yeşil saksının içinde, narin bir genç kız gibi süzülen melisaya çevirip, "Ahh! Melisa, sakın kokunu sadece rüzgara bırakma," diye tembihliyor ve havada kalan ferahlatıcı kokuyu içine çekiyor. Şalın yumuşak sıcaklığına sarınıp, bir yandan kahvesini yudumlarken karıştırdığı kitabın içinde bir fotoğraf buluyor. Üç kişi var fotoğrafta, ikisinin yüzü kalemle karalanmış. "Kıskanç Serap," diye azarlıyor on beş sene önceki hâlini. Fotoğraf...

Kan Bağı Olmayan Kız Kardeşler...

Kız kardeş candır, kandır, dosttur...  Bir de kan bağı olmadan kardeş bildiklerin vardır. Onlarla öyle şeyler yaşar ve paylaşırsın ki fark etmeden aile olursun... Beraber büyürsün, öğrenirsin, dinlersin, akıl verirsin, sevinirsin, üzülürsün... Kimseyle paylaşmadıklarını paylaşır, kimseye anlatılmayanların seninle paylaşıldığını bilirsin. Zaman önce güvenmeyi, sonra güvenine en sadık kalanların kız kardeşler olduğunu öğretir... Sonsuz bir güvenle sırtını yaslarsın. Bilirsin ki kardeş candır, candan zarar gelmez... Sonra aile genişler, evlenip çoluk çocuğa karışılır... Görünce gözlerinin ışıldadığı, görmediğinde içini sızlatan yeğenler doğar, sevgiyle büyürler... Aile büyüdükçe paylaşımlar artar, bağlar derinleşir... Bir sıkıntın olsa bilirsin ki kimse yoksa onlar var. Bu duyguyu dünyalara değişmezsin... Çünkü, bu dünyanın en güven verici şeyidir... Onların karşına çıkması tesadüf değildir. Bunu hep bilirsin... Kız kardeşler kandır, candır, varlığına hep şükredilenlerdir... K...

Senede Bir Gün

  13 Mart 2020… Sema o günü dün gibi hatırlıyordu. Virüs ülkeye yeni ulaşmıştı. Ağır geçiren hasta sayısı artıyor ama henüz kapanma ilan edilmiyordu. İnsanlar televizyonlardan haberleri izliyor, adı sürekli anılan bu virüsün Çin’den buralara kadar geleceğine ihtimal vermiyordu. Uçaktan inen yabancı yolcuların hangi ülkeden geldiğinin kontrol edildiği, bazen karantinaya alındığı günlerdi bunlar. Şimdi dönüp baktığında, izlediği bütün korku filmlerinden daha karanlık bir dönemden geçtiklerini düşünüyor; insanların bunu nasıl bu kadar kolay unutabildiğine şaşırıyordu. Gerçi kendisi de yavaş yavaş normale dönüyordu. Özellikle 13 Mart geldiğinde, hayata karışmak için insanüstü bir çaba gösterirdi. Sema hemşireydi. Neyse ki yalnız yaşıyordu da pandemi boyunca ailesinden kimseye hastalık bulaştırmadan atlatabilmişti o günleri. Aylarca görememişti sevdiklerini. Yine de pişman değildi; o vicdan yüküyle yaşayamazdı. Hastanede gördüklerini ruhunun en karanlık odasına kilitlemişti artık. Onlar...