Ana içeriğe atla

Sınırdaki Çizgiler


Bahçede arkadaşlarıyla top oynayan iki numara, "Babaaa... Koş! Nesrin teyze sınırda," diye bağırıyor. Okuduğum kitabı da gözlüğü de koltuğa fırlatıp, apar topar dışarı çıkıyorum. O telaşla terlik giymediğimi bahçe sınırına geldiğimde fark ediyorum. "Nesrin çimlere elektrik kablosu döşemediyse sorun yok," diyorum pek de emin olamayarak. Son haftalarda yaptıklarına ailece inanmakta zorluk çekiyoruz...

Boyu neredeyse benimle olan, çocukken, "Sırık" diye dalga geçtiğim, kırklarında olsa da hala genç görünen Nesrin, parmak arası terliği, kot şortu, gri tişörtü, saçındaki renkli bandanası ve neredeyse yüzünü kaplayan güneş gözlükleriyle sınırda duruyor. Benim olduğum yöne bakmadan, inşaat ustası olduğunu tahmin ettiğim bir adama, bahçe sınırındaki çizgiyi işaret ederek bir şeyler anlatıyor. "Hayırdır Nesrin'cim, yine ne oldu?" diye soruyorum, o da "Bahçemizin sınırını netleştiriyorum Suat bey. Ahmet usta duvar örecek," diyor. Sözlerime kinaye katarak, "Şimdi bey mi oldum yani? Biz beraber büyüdük bu bahçede, hatırlarsan," diyorum, oralı olmuyor. Adama duvarın boyunu tarif ediyor. "Daha neler, yok artık!" diyerek isyan ediyorum. Boyumuzdan büyük duvar ördürmek istiyor. "Metin amca olsa buna asla izin vermezdi! Biliyorsun," diyorum. Sinirleniyor, "Ama artık yok!" diyor ve arkasını dönüp hızlıca evine giriyor.

Ustayı kibarca yolluyorum. Bir süre bahçe sınırında dikilip iki tarafa bakıyorum. Babam ile Metin amca bu arsayı aldıklarında, tam ortadan bölüp beyaz bir çizgi çekmişler ve kırk beş yıldır bu çizginin adı bile konmadı. Kimse sınırını aşmadı. Sadece biz çocuklar bahçenin her köşesinde koşup oynardık. Şimdi geldiğimiz duruma bak. Nesrin'in kötü niyetli olmadığını biliyorum, sadece babasının yokluğunda ne yapacağını bilemeyen bir kız çocuğu o. Kardeş gibi büyüdük biz, bunu aşacağımızı biliyorum. Bir süre kararsız kaldıktan sonra, sınırı aşıp evine doğru yürüyorum. Girişin yanındaki hortumla ayağımı yıkayıp içeri giriyorum.

Çocukken yaptığı gibi, babasının masasındaki Osmanlıca sözlüğün başında oturuyor. Rast gele bir sayfa açıp, parmağıyla bir kelime seçiyor ve dikkatle anlamına bakıyor. "Hangi kelime?" diye soruyorum. İçeride olduğuma şaşırmıyor. Bu çok sıradan bir davranış bizim için, o da biliyor. Az önceki hırçınlığından eser yok, daha çok üzgün görünüyor... Karşısındaki koltuğa oturuyorum. Nesrin, "Mülaki," diyor dalgın bir ifadeyle, "Kavuşan demek," diye ekliyor. Masanın üzerindeki babasıyla annesinin resmine bakarak, "Bütün eşler ve dostlar artık Mülaki," diyorum, ne demek istediğimi anlıyor. Hafifçe gülümsüyor, "İstiyorsan o duvarı örebilirsin," diyorum gözlerinin içine bakarak, "Ama bence Mülakiler, bizi bir duvarın ayırmasını istemezlerdi..." Göz kırpıyorum, Nesrin, "O duvar örülse de, iki gün sonra yıkardım büyük ihtimal," diyor, suçlu hissettiğini belli eden bir ifadeyle ellerine bakıyor. Onu biraz rahatlatmak için, "Zaman ve biz senin yanındayız bayan sırık," diyorum, gözlerini kısarak bakışına teslim olmuş gibi ellerimi kaldırıyorum. "Hadi kalk! Zerrin, nefis keklerinden birini pişiriyordu, bahçedeki canavarlar bitirmeden gidip yiyelim," diyorum. Nesrin biraz utanarak, "Benim delirdiğimi düşünüyorlardır," diyor, "Evet. Ama bu kek ikram etmemizi engellemez," diye takılıyorum ve ayağa kalkıp kapıdan çıkıyorum. Çıplak ayak dolaşmanın tadını çıkararak bahçe sınırındaki beyaz çizgiye geldiğimde, Nesrin'in parmak arası terlikleriyle peşimden geldiğini biliyorum. O sırada, elinde kekle mutfaktan çıkan Zerrinle bakışlarımız buluşuyor. Önce bana, sonra da arkamdan gelen Nesrin'e gülümseyerek bakıyor ve mutfaktaki bir numaraya, bir tabak daha getirmesi için sesleniyor.

 

 Yazıyı halkedebiyatıdergisi.com'dan okumak için;


İnstagram adreslerim: 

Ocak 2026/İstanbul
Sevil Özdemir

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Yaz

  Zamanda yapacağı yolculuktan habersiz, elindeki kitabı dikkatle inceliyor ve "En az on beş sene olmuştur," diye tahmin yürütüyor. Okuduğunu pek hatırlayamıyor ama belli ki onun kitabı, hep yaptığı gibi ilk sayfasına tarih atıp bir de not yazmış. İşte tam düşündüğü gibi, on beş sene öncesinin tarihi. Üniversiteye hazırlandığı sene, "Peruş'un hediyesi," diye de not düşmüş. Hafif bir esintiyle irkilip, yan sandalyedeki şala uzanıyor, burnuna gelen melisa kokusuyla mest olurken bakışlarını balkonun en ucundaki büyük, yeşil saksının içinde, narin bir genç kız gibi süzülen melisaya çevirip, "Ahh! Melisa, sakın kokunu sadece rüzgara bırakma," diye tembihliyor ve havada kalan ferahlatıcı kokuyu içine çekiyor. Şalın yumuşak sıcaklığına sarınıp, bir yandan kahvesini yudumlarken karıştırdığı kitabın içinde bir fotoğraf buluyor. Üç kişi var fotoğrafta, ikisinin yüzü kalemle karalanmış. "Kıskanç Serap," diye azarlıyor on beş sene önceki hâlini. Fotoğraf...

Kan Bağı Olmayan Kız Kardeşler...

Kız kardeş candır, kandır, dosttur...  Bir de kan bağı olmadan kardeş bildiklerin vardır. Onlarla öyle şeyler yaşar ve paylaşırsın ki fark etmeden aile olursun... Beraber büyürsün, öğrenirsin, dinlersin, akıl verirsin, sevinirsin, üzülürsün... Kimseyle paylaşmadıklarını paylaşır, kimseye anlatılmayanların seninle paylaşıldığını bilirsin. Zaman önce güvenmeyi, sonra güvenine en sadık kalanların kız kardeşler olduğunu öğretir... Sonsuz bir güvenle sırtını yaslarsın. Bilirsin ki kardeş candır, candan zarar gelmez... Sonra aile genişler, evlenip çoluk çocuğa karışılır... Görünce gözlerinin ışıldadığı, görmediğinde içini sızlatan yeğenler doğar, sevgiyle büyürler... Aile büyüdükçe paylaşımlar artar, bağlar derinleşir... Bir sıkıntın olsa bilirsin ki kimse yoksa onlar var. Bu duyguyu dünyalara değişmezsin... Çünkü, bu dünyanın en güven verici şeyidir... Onların karşına çıkması tesadüf değildir. Bunu hep bilirsin... Kız kardeşler kandır, candır, varlığına hep şükredilenlerdir... K...

Dikenler

  Adamın dikenleri vardı. Kadının ise görünmeyen yaraları. Kadın gizlice sarardı yaralarını; bazen gözyaşlarıyla. Adam eve geldiğinde, kadın gün boyu içinde biriktirdiği kırıntıları koyardı masaya. Adam tek hamlede yutardı kadının bütün umutlarını...   Kadın adama babasından, kendisine de annesinden aşinaydı. Eski bir filmin tekrarı gibiydi hayatı. Babası televizyon karşısında çay beklerken, annesi bulaşık yıkardı ağlayarak.   Adam annesinin gizli gözyaşlarını hiç bilmeden büyümüştü. Babasından gördüğü kadarıyla öğrenmişti kocalığı. Eve bakması yeterli değil miydi, inceliklere ne lüzum vardı?   Hem ne yaparsa yapsın, kadınlara zaten yaranılmazdı.   Kadın bir gün annesinin hayatını yaşayacağını hiç düşünmemişti. Çünkü adam dikenlerini henüz göstermemişti. Beyaz gelinliğine astığı umutlarla, bir kuğu gibi süzülüyordu adeta.   Ne zaman ki ayakları yere değdi, işte o zaman hatırladı annesinin gözyaşlarını.   Adam da dikenlerinin farkında değildi başta. Evl...