Ana içeriğe atla

Yedinci Peron

Haydarpaşa tren garının merdivenlerini, içimdeki kasveti ona belli etmemeye gayret ederek çıkıyorum. Birkaç basamak sonra kafamı kaldırıyorum ve binanın ihtişamı karşısında bakakalıyorum... Ne kadar büyük ve ne kadar da güzel...

Kan ter içinde kalmış hallerinden, son dakika yetiştikleri belli olan bir aile yanımızdan rüzgar gibi geçiyor. Tam devasa kapıdan içeri girecekken babaları olduğunu tahmin ettiğim kişi; göbeğinin düğmeyi patlatacak gibi gerdiği gri ceketi, kızarmış ve terli yüzüyle, nefes nefese geride kalan var mı diye merdivenlere bakıyor. O sırada etrafa bakarak eğlenen üç çocuğa seslenerek, “Hadi afacanlar, sizin yüzünüzden geç kalacağız!” diye bağırıyor. Zorla düğmesini kapattığı ceketinin cebinden çıkardığı beyaz mendille, kızarmış yüzünün terini siliyor ve kapıdan geçip kayboluyor...

Biz, ayrı bedenlerde tek vücut gibi hareket ederek, sesiz ve sakince merdivenleri çıkıyoruz. Yanımızdan geçen telaşlara aldırmıyoruz... Devasa camlı kapıdan içeri girdiğimde, gözlerimi kamaştıran görüntü karşısında donup kalıyorum. İçerinin aydınlığı muazzam. Saray süslemelerine benzeyen tavanların, ahşap kapıların, kapıların üzerindeki devasa ölçülerdeki dikdörtgen camların, Osmanlı mimarisinin yuvarlak hatlarıyla birleştiği yapının inceliklerinden gözümü alamıyorum... Bu estetik görüntü, içimin sıkıntısına biraz olsun iyi geliyor. Kafamı yana çevirdiğimde, beni seyrettiğini fark ediyor ve böyle yakalandığım için utanıyorum. Hayranlığımı gizlemeyerek, “Çok güzelmiş,” diyorum. Anlayışlı bir ifadeyle, “Evet,” diyor. “Bu kadar ayrılık barındırmasına rağmen, benim de en sevdiğim yerlerden biridir bu gar,” diye ekliyor. O sırada telaşlı bir adam koluna çarpıyor, elindeki bilete bakarken özürler eşliğinde dördüncü peronu soruyor. O da kendinden emin bir şekilde tarif ediyor. Şaşırdığımı fark edince tebessüm ederek, “Ezberledim artık bütün peronları,” diyor. Gülümsüyorum ama bundan hoşlanmadığımı fark ediyorum...

Bir grup genç oturdukları yerde şarkılar söylüyor. İçim ısınarak onlara bakıyorum. “Yedinci peron,” diyor, “Zaman yaklaşıyor,” üzgün görünüyor. Yavaşça onun gittiği yöne doğru yürüyorum. “Buradan rahat dönebilecek misin?” diye soruyor. “Evet. Vapurla Karaköy'e geçip, oradan Galata'ya ablama gideceğim,” diyorum. “İyi... Bir de aklım sende kalmasın,” diyor. Samimiyetine inanıyorum, hoşuma gidiyor... Doğu Ekspresi için anons yapılıyor ve beş dakika sonra tren perona yanaşıyor. Trenin düdük sesi, insanların kavuşma, ayrılık nidaları bir anda susuyor. Sadece o ve ben kalıyoruz... Aramızdaki sessizliği bozarak, “Sana mektup yazarım,” diyor, “Sen de yaz lütfen...” “Tamam,” diyorum ama söylediğimi ben bile zor duyuyorum. Bakışlarını yüzümde gezdirerek, “Döndüğümde, ailenle nişan planını yaparız, sen de istersen,” diyor. Bir şey söylemiyorum, ellerime bakarak sadece kafamı sallıyorum... Tren kalkmak üzere anonsu yapılıyor ve bütün gürültü tekrar başlıyor. “Bir ay sonra görüşürüz,” diyerek, isteksizce trene biniyor. Hızlıca yerini bulup, pencereden bana bakıyor. Tren çuf çuf sesleri eşliğinde, yavaşça perondan uzaklaşıyor. Gözden kaybolana kadar penceresinden sarkarak bana el sallıyor, ben de karşılık veriyorum. Tren gittikten sonra, ne kadar öyle ayakta dikildim bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, o da böyle bir hayatı istemediğim. Ömrümü tren garlarında, peron numaralarını ezberleyerek geçirmek istemiyorum...


Yazıyı halkedebiyatıdergisi.com'dan okumak için;


İnstagram adreslerim: 

Şubat 2026/İstanbul
Sevil Özdemir

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Yaz

  Zamanda yapacağı yolculuktan habersiz, elindeki kitabı dikkatle inceliyor ve "En az on beş sene olmuştur," diye tahmin yürütüyor. Okuduğunu pek hatırlayamıyor ama belli ki onun kitabı, hep yaptığı gibi ilk sayfasına tarih atıp bir de not yazmış. İşte tam düşündüğü gibi, on beş sene öncesinin tarihi. Üniversiteye hazırlandığı sene, "Peruş'un hediyesi," diye de not düşmüş. Hafif bir esintiyle irkilip, yan sandalyedeki şala uzanıyor, burnuna gelen melisa kokusuyla mest olurken bakışlarını balkonun en ucundaki büyük, yeşil saksının içinde, narin bir genç kız gibi süzülen melisaya çevirip, "Ahh! Melisa, sakın kokunu sadece rüzgara bırakma," diye tembihliyor ve havada kalan ferahlatıcı kokuyu içine çekiyor. Şalın yumuşak sıcaklığına sarınıp, bir yandan kahvesini yudumlarken karıştırdığı kitabın içinde bir fotoğraf buluyor. Üç kişi var fotoğrafta, ikisinin yüzü kalemle karalanmış. "Kıskanç Serap," diye azarlıyor on beş sene önceki hâlini. Fotoğraf...

Kan Bağı Olmayan Kız Kardeşler...

Kız kardeş candır, kandır, dosttur...  Bir de kan bağı olmadan kardeş bildiklerin vardır. Onlarla öyle şeyler yaşar ve paylaşırsın ki fark etmeden aile olursun... Beraber büyürsün, öğrenirsin, dinlersin, akıl verirsin, sevinirsin, üzülürsün... Kimseyle paylaşmadıklarını paylaşır, kimseye anlatılmayanların seninle paylaşıldığını bilirsin. Zaman önce güvenmeyi, sonra güvenine en sadık kalanların kız kardeşler olduğunu öğretir... Sonsuz bir güvenle sırtını yaslarsın. Bilirsin ki kardeş candır, candan zarar gelmez... Sonra aile genişler, evlenip çoluk çocuğa karışılır... Görünce gözlerinin ışıldadığı, görmediğinde içini sızlatan yeğenler doğar, sevgiyle büyürler... Aile büyüdükçe paylaşımlar artar, bağlar derinleşir... Bir sıkıntın olsa bilirsin ki kimse yoksa onlar var. Bu duyguyu dünyalara değişmezsin... Çünkü, bu dünyanın en güven verici şeyidir... Onların karşına çıkması tesadüf değildir. Bunu hep bilirsin... Kız kardeşler kandır, candır, varlığına hep şükredilenlerdir... K...

Senede Bir Gün

  13 Mart 2020… Sema o günü dün gibi hatırlıyordu. Virüs ülkeye yeni ulaşmıştı. Ağır geçiren hasta sayısı artıyor ama henüz kapanma ilan edilmiyordu. İnsanlar televizyonlardan haberleri izliyor, adı sürekli anılan bu virüsün Çin’den buralara kadar geleceğine ihtimal vermiyordu. Uçaktan inen yabancı yolcuların hangi ülkeden geldiğinin kontrol edildiği, bazen karantinaya alındığı günlerdi bunlar. Şimdi dönüp baktığında, izlediği bütün korku filmlerinden daha karanlık bir dönemden geçtiklerini düşünüyor; insanların bunu nasıl bu kadar kolay unutabildiğine şaşırıyordu. Gerçi kendisi de yavaş yavaş normale dönüyordu. Özellikle 13 Mart geldiğinde, hayata karışmak için insanüstü bir çaba gösterirdi. Sema hemşireydi. Neyse ki yalnız yaşıyordu da pandemi boyunca ailesinden kimseye hastalık bulaştırmadan atlatabilmişti o günleri. Aylarca görememişti sevdiklerini. Yine de pişman değildi; o vicdan yüküyle yaşayamazdı. Hastanede gördüklerini ruhunun en karanlık odasına kilitlemişti artık. Onlar...