Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Yedinci Peron

Haydarpaşa tren garının merdivenlerini, içimdeki kasveti ona belli etmemeye gayret ederek çıkıyorum. Birkaç basamak sonra kafamı kaldırıyorum ve binanın ihtişamı karşısında bakakalıyorum... Ne kadar büyük ve ne kadar da güzel... Kan ter içinde kalmış hallerinden, son dakika yetiştikleri belli olan bir aile yanımızdan rüzgar gibi geçiyor. Tam devasa kapıdan içeri girecekken babaları olduğunu tahmin ettiğim kişi; göbeğinin düğmeyi patlatacak gibi gerdiği gri ceketi, kızarmış ve terli yüzüyle, nefes nefese geride kalan var mı diye merdivenlere bakıyor. O sırada etrafa bakarak eğlenen üç çocuğa seslenerek, “Hadi afacanlar, sizin yüzünüzden geç kalacağız!” diye bağırıyor. Zorla düğmesini kapattığı ceketinin cebinden çıkardığı beyaz mendille, kızarmış yüzünün terini siliyor ve kapıdan geçip kayboluyor... Biz, ayrı bedenlerde tek vücut gibi hareket ederek, sesiz ve sakince merdivenleri çıkıyoruz. Yanımızdan geçen telaşlara aldırmıyoruz... Devasa camlı kapıdan içeri girdiğimde, gözlerimi kamaş...

Sarı Saçlı Kız

  "Kibritçi Kız"a İthafen...   Kar olanca hızıyla yağıyordu. Penceredeki delikleri çul, çaputla kapattıkları bu derme çatma evde, dışarısının soğuğu olduğu gibi içeride hissediliyordu. Ellerini nefesiyle ısıtıp camdan dışarıyı seyreden küçük kız, heyecanını belli etmemek için babasıyla göz göze gelmemeye gayret ediyordu. Bulduğu her fırsatta onu dövmeye kalkan bu adama bahane vermeyi hiç istemiyordu. Zaten ninesi öldüğünden beri kızın hayatında huzur denen şey de kalmamıştı. Acımasız babası, günlerdir yağan karlı havaya inat, arkadaşının ona kakaladığı kalitesiz mumları satması için kızını caddeye gönderiyor, "Bu mumlar bitmeden gelmek yok!" diye de tehdit ediyordu.   İlk gün hiç satış yapamadan döndü. Babası, "Bu kalitesiz mumları kim alır ki?" diye sorduğu için kızı bayağı bir hırpalamıştı. Oysa küçük kız, babasına para kazandıracak fikirleri olduğunu söylemek istemiş ama adam, "Bu gece dışarıda yatacaksın," diyerek kızı kapının önüne atmıştı....

Sınırdaki Çizgiler

Bahçede arkadaşlarıyla top oynayan iki numara, "Babaaa... Koş! Nesrin teyze sınırda," diye bağırıyor. Okuduğum kitabı da gözlüğü de koltuğa fırlatıp, apar topar dışarı çıkıyorum. O telaşla terlik giymediğimi bahçe sınırına geldiğimde fark ediyorum. "Nesrin çimlere elektrik kablosu döşemediyse sorun yok," diyorum pek de emin olamayarak. Son haftalarda yaptıklarına ailece inanmakta zorluk çekiyoruz... Boyu neredeyse benimle olan, çocukken, "Sırık" diye dalga geçtiğim, kırklarında olsa da hala genç görünen Nesrin, parmak arası terliği, kot şortu, gri tişörtü, saçındaki renkli bandanası ve neredeyse yüzünü kaplayan güneş gözlükleriyle sınırda duruyor. Benim olduğum yöne bakmadan, inşaat ustası olduğunu tahmin ettiğim bir adama, bahçe sınırındaki çizgiyi işaret ederek bir şeyler anlatıyor. "Hayırdır Nesrin'cim, yine ne oldu?" diye soruyorum, o da "Bahçemizin sınırını netleştiriyorum Suat bey. Ahmet usta duvar örecek," diyor. Sözlerime ki...

Masallar, Devler ve Küçük Cesur Kızlar

Küçük kız, gökyüzüne bakar gibi baktı ona. Adam, baktıkça uzuyor, sonu gelmiyordu. Yoruldu kız, "Dur!" dedi, "Daha fazla büyüme. Lütfen!" Adam hafifçe eğildi kızın üstüne, korkarak geriye zıpladı kız. Yıkılan bir binanın gölgesi gibiydi adam. Kollarıyla kafasını korudu küçük kız ve Meryem annenin öğrettiği duayı okudu hızlıca...   Adam güldü kızın bu haline, gök gürlemesine benzedi sesi, "Söyle bakalım," dedi, "Benden bu kadar korkarken, seni buraya getiren nedir, küçük kız?" Omuzlarını dikleştirdi kız, kendi de buna inanmak ister gibi, "Korkmuyorum!" dedi. Cesurdu...   Adam, bir adım geriye giderek inceledi küçük kızı. Boyu sadece diz kapağına kadar gelen kıza bakarken, "Daha önce hiç bu kadar küçük bir kız görmemiştim," diye düşündü.   Altın sarısı, uzun, kıvırcık saçları vardı kızın, çilli suratında mücevher gibi parlayan kocaman mavi gözleri, noktayı andıran burnu ve minik bir kalbe benzeyen dudakları. Siyah mantosunun yak...

Rümeysa ve Kızları

  Bir varmış, bir yokmu ş .  Bir zamanlar ,  bize çok ama çok uzak ülkelerden birinde genç ve güzel bir kız yaşarmış. O ülkedeki her genç kız gibi ,  beyaz atlı bir prens beklese de onun asıl hayali kendisine ait sıcacık bir yuva kurmakmış.   Kısmet bu ya ona prenses gibi hissettiren genç bir adama sevdalanmış. Daha önce de dediğimiz gibi bu genç kızın gözü pek yükseklerde değilmiş. Yanii... Henüz değilmiş. Annesinin, kızına zengin bir damat bulma hayallerini yıkarak ,  çalışkan ve iyi kalpli bu genç adamla evlenerek hayalindeki sıcak yuvaya kavuşmuş. Bu yuvada iki tane de güzeller güzeli kız dünyaya gelmiş. Bizim buralarda ,  “ K uzguna yavrusu şahin görünürmüş , ” derler. Bu kızlar da annesine öyle görünmüş. Bize çok ama çok uzak ülkedeki bu kızın rüya gibi yaşamı ,  kocasının bir kaza sonucu hayata veda etmesiyle son bulmuş. İşte hepimizin çok iyi bildiğini sandığı ‘ Külkedisi ,’  masalı da tam olarak böyle başlamış. Kocası bu hayatı terk-...

Kelebek Uçuşu

  7 Haziran 1983 Sevgili günlük, içimde kelebekler uçuşuyor. Sevdiğin insanla yuva kurduğunda böyle oluyormuş demek… Evimizde ikinci günümüz. Düğün harika geçti, onu bir ara anlatırım. Bugün Çanakkale'deki yazlıklarına gidiyoruz. Sadece ikimiz. Rüyada gibiyim. Çanta hazırlamaya gidiyorum, görüşürüz. Gözleri dolmuş, kalbi özlemle çarparak, ilk sayfasını bile okumayı tamamlayamadığı günlüğü, ayağının yanına bıraktığı kol çantasının içine yerleştiriyor. Babası bu defteri verirken, "Annenin evlendiğimizde tutmaya başladığı günlüğü buldum," demişti son ziyaretlerinde, "Benim itlik yaptığım zamanlardı. Annen ve sen beni değiştirdiniz. Okurken bunu unutma lütfen," diye eklemişti gözlerini kaçırarak. "Deniz göründüüü!" diye arka koltukta sevinç çığlıkları atan çocuklarının heyecanı, onu kendi çocukluğunun yazlarına götürüyor. Ailece geldikleri yaz tatillerinde, dönüş yaklaşınca gitmemek için yaptığı huysuzlukları anımsıyor. Annesinin yokluğu bir kez daha kalbi...

Mahir Bey’in Kalemi

  Rahmetli Mahir bey, çok görgülü bir beyefendiydi. Bu şımarık çocuklar nasıl onun torunu olabilir? Hafsalam almıyor. Siyah kadife kutuyu açıp, görücüye çıkarır gibi beni gururla arkadaşlarına gösterirken, Japonya seyahatinde gördüğünü ve o an vurulduğunu anlatırdı. Herkesin hayran bakışları eşliğinde dolaşırdım odayı. Kimse elini uzatmaya cesaret edemez, uzaktan bakmakla yetinirlerdi. Hiç kıyamazdı bana Mahir bey, Allah'ın rahmeti üstüne olsun. Ahh ne günlerdi... İlk zamanlar evli değildi tabii, bayağı gençti. Belli ki bir sevdiği vardı. Beni mürekkebe batırır tam hevesle yazacakken, bir satır yazar, yazdığını beğenmez, buruşturup atardı kağıdı. Ne aşk mektupları yazdık beraber, helali hoş olsun. Çok beyefendi bir insandı. Bütün iş seyahatlerinde beni de yanında gezdirirdi. Uçakta, restoranda nerede aklına bir şey gelse hemen notlar alır, ben de o esnada etrafı seyrederdim. Çok yer gördüm sayesinde, çok... Uzak Doğu’dan b...

Umudun Rengi

  Selin, uzandığı şezlongda hasır şapkasının gölgesinden seyrettiği gökyüzüne bakarak, "Ne kadar umutlu bir mavi," diye düşündü. Tam o sırada, daha önce varlığını fark etmediği bir bulut kümesi görüş alanına girerek, telaşsızca dans etmeye başladı. Pamuk yığınına benzeyen bulutlar, sonsuz maviliğin içinde biraz nazlanarak süzüldü ve sonra geldiği hızla gözden kayboldu. Güneş ışınlarının bedenine hücum ettiğini hissettiğinde, "Bulutların veda dansı," diye söylendi. Neyse ki güneş kremini sürmeyi ihmal etmemişti.  Eylül sakinliğinin yaşandığı sahilde, uzaktan gelen hafif müzik sesi, denizin kıyıyı sakince okşaması, güneşin bile anlayışla dokunduğu bedeniyle uzanmış, aylardır eline alıp alıp bıraktığı kitabı sonunda bitirmişti. Hüzünlü bir kitaptı bu. Belki de bu yüzden bir türlü bitirememişti. İsimsiz bir kadının, onu hatırlamayan adama olan aşkını anlattığı bir mektup, son mektuptu… Gözlerini kapadı ve kadının yaşadığı ümitsizliği, hayal kırıklığını ama yine de vazge...

Kaybolan Manzara

  "Tadı yok sensiz geçen ne baharın, ne yazın Kalmadı tesellisi ne şarkının, ne sazın Sarıldım kadehlere, derman olur diyerek Kalmadı tesellisi ne şarkının, ne sazın..." Nesrin Sipahi'nin sesi, baba yadigarı gramofondaki plaktan tatlı tatlı etrafa yayılıyor. "Kalmadı tesellisi" diyor, "Ne şarkının, ne sazın," balkona kurduğu çilingir sofrasında, mavi-beyaz çizgili pijaması ve beyaz atletiyle oturmuş, çok az görünen deniz manzarasına kadehini kaldırıyor, "Sarıldım kadehlere, derman olur diyerekkk..." İçindeki denizi dalga dalga coşturan şarkıya, tüm benliğiyle eşlik ediyor. Yazdan kalma o eylül akşamında, tatlı bir esinti kadehini yalayıp, kulağının arkasından süzülüyor. İçi ürperiyor. Karısı olsa, "Üşüteceksin Hilmi Bey, üstüne bir şey giy!" diye söylenirdi. Ona karşılık verir gibi, "Ne var sanki bu havada üşütecek. Mis gibi hava, miss," diyor. Kafasını kaldırıp yıldızlara bakıyor. Yıldızlar onu göz kırparak selamlıyor. Ne...