Ana içeriğe atla

Umudun Rengi

 

Selin, uzandığı şezlongda hasır şapkasının gölgesinden seyrettiği gökyüzüne bakarak, "Ne kadar umutlu bir mavi," diye düşündü. Tam o sırada, daha önce varlığını fark etmediği bir bulut kümesi görüş alanına girerek, telaşsızca dans etmeye başladı. Pamuk yığınına benzeyen bulutlar, sonsuz maviliğin içinde biraz nazlanarak süzüldü ve sonra geldiği hızla gözden kayboldu. Güneş ışınlarının bedenine hücum ettiğini hissettiğinde, "Bulutların veda dansı," diye söylendi. Neyse ki güneş kremini sürmeyi ihmal etmemişti. 
Eylül sakinliğinin yaşandığı sahilde, uzaktan gelen hafif müzik sesi, denizin kıyıyı sakince okşaması, güneşin bile anlayışla dokunduğu bedeniyle uzanmış, aylardır eline alıp alıp bıraktığı kitabı sonunda bitirmişti. Hüzünlü bir kitaptı bu. Belki de bu yüzden bir türlü bitirememişti. İsimsiz bir kadının, onu hatırlamayan adama olan aşkını anlattığı bir mektup, son mektuptu… Gözlerini kapadı ve kadının yaşadığı ümitsizliği, hayal kırıklığını ama yine de vazgeçmeyişini, büyük acısını anlamaya çalıştı. Sonra birden, kendi hayatının son yılları, yaşadığı kaotik ilişki ve ardından yaşanan tüm o sancılı süreçler, varlığını fark etmediği bulut kümesi gibi gelip zihninde dans etmeye başladı. 
Onun dışındaki herkesin, "Zamanla geçecek," dediği ve içindeyken hiç geçmeyen günler yaşamıştı. Sonunda onlar haklı çıktı. Geçti… İzi kaldı ama geçti… Tüm ruhu ve bedeniyle hissettiği o acı, yediği her bir lokmayı reddeden midesi, sürekli hasta, bitkin göründüğünden insanların onun için üzülmesi ama aslında herkesten çok kendine üzüldüğü onca zaman... Uzaktaki bir sis bulutunun ardındaymış gibi gelen o dönemi ve şimdiki zamanla arasındaki mesafeyi hatırlamaya çalıştı. "Hangi ara iyileştim?" diye sorguladı. Bulamadı... O yağmurlu günde, bahçede sırılsıklam bulduğu yavru kediyi sahiplendiğinde miydi, yoksa balkonunu minik bir ormana çevirmeye karar verdiğinde mi, belki de uzun zaman sonra ilk kez arkadaşlarıyla dışarıya çıkmak için hazırlandığı, hatta oldukça heyecanlandığı o akşamdı? Bilmiyordu. Belki de tüm bunların toplamıydı. Bildiği bir şey varsa, o da artık eski Selin olmadığıydı. Yakın arkadaşı Melis'in, "Yaşadıklarını sindirdiğinde, yeni versiyonuna 'hoş geldin' diyeceksin. Sakın endişelenme! Alışacaksın ve emin ol, bunu daha çok seveceksin," dediğini ve gülerek, "Tecrübeyle sabit şekerim," diye eklediğini hatırladı. O, versiyon atlamak istemiyordu ki, Melis'e belli etmeden gülümserken, "Bu hâlimi seviyorum," diye düşünmüştü. Onun ne demek istediğini ise ancak şimdi anlıyordu. Evet, bu hâlini sevmişti. Tüm o yaşanmış hislerin özünü ruhuna katmak, yeni yolculuklara yelken açmak gibiydi. Bu Selin başkaydı ve bu başkalık heyecan vericiydi.
Tüm yaşananlarla yüzleşmiş, dersini almış, vedalarını yapmış, artık ileriye bakma zamanı çoktan gelmişti. Bu fazlasıyla merak uyandırıcıydı. Kendine bu tatili hediye ettiğine minnet duyarak kitabı elinden bıraktı. Bütün bir yazın kirini, pasını atmış; sakince onu bekleyen denize doğru dans eder gibi yürüdü. Tıpkı bulutların yaptığı gibi süzülerek, içindeki kumun altın taneleri gibi parladığı berrak denize ulaştı. Çarşaf gibi düzleşmiş ama hafiften serinlemiş denizin yenilik kokan havasını içine çekerek, gerindi. "Yazın bir üst versiyonu da sonbahar olmalı," diye gülümsedi ve onu bekleyen hayata coşkuyla atlar gibi suya dalıp, altın parıltılar eşliğinde yüzmeye başladı.



İnstagram adreslerim: 

Temmuz 2025/İstanbul
Sevil Özdemir


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Yaz

  Zamanda yapacağı yolculuktan habersiz, elindeki kitabı dikkatle inceliyor ve "En az on beş sene olmuştur," diye tahmin yürütüyor. Okuduğunu pek hatırlayamıyor ama belli ki onun kitabı, hep yaptığı gibi ilk sayfasına tarih atıp bir de not yazmış. İşte tam düşündüğü gibi, on beş sene öncesinin tarihi. Üniversiteye hazırlandığı sene, "Peruş'un hediyesi," diye de not düşmüş. Hafif bir esintiyle irkilip, yan sandalyedeki şala uzanıyor, burnuna gelen melisa kokusuyla mest olurken bakışlarını balkonun en ucundaki büyük, yeşil saksının içinde, narin bir genç kız gibi süzülen melisaya çevirip, "Ahh! Melisa, sakın kokunu sadece rüzgara bırakma," diye tembihliyor ve havada kalan ferahlatıcı kokuyu içine çekiyor. Şalın yumuşak sıcaklığına sarınıp, bir yandan kahvesini yudumlarken karıştırdığı kitabın içinde bir fotoğraf buluyor. Üç kişi var fotoğrafta, ikisinin yüzü kalemle karalanmış. "Kıskanç Serap," diye azarlıyor on beş sene önceki hâlini. Fotoğraf...

Kan Bağı Olmayan Kız Kardeşler...

Kız kardeş candır, kandır, dosttur...  Bir de kan bağı olmadan kardeş bildiklerin vardır. Onlarla öyle şeyler yaşar ve paylaşırsın ki fark etmeden aile olursun... Beraber büyürsün, öğrenirsin, dinlersin, akıl verirsin, sevinirsin, üzülürsün... Kimseyle paylaşmadıklarını paylaşır, kimseye anlatılmayanların seninle paylaşıldığını bilirsin. Zaman önce güvenmeyi, sonra güvenine en sadık kalanların kız kardeşler olduğunu öğretir... Sonsuz bir güvenle sırtını yaslarsın. Bilirsin ki kardeş candır, candan zarar gelmez... Sonra aile genişler, evlenip çoluk çocuğa karışılır... Görünce gözlerinin ışıldadığı, görmediğinde içini sızlatan yeğenler doğar, sevgiyle büyürler... Aile büyüdükçe paylaşımlar artar, bağlar derinleşir... Bir sıkıntın olsa bilirsin ki kimse yoksa onlar var. Bu duyguyu dünyalara değişmezsin... Çünkü, bu dünyanın en güven verici şeyidir... Onların karşına çıkması tesadüf değildir. Bunu hep bilirsin... Kız kardeşler kandır, candır, varlığına hep şükredilenlerdir... K...

Senede Bir Gün

  13 Mart 2020… Sema o günü dün gibi hatırlıyordu. Virüs ülkeye yeni ulaşmıştı. Ağır geçiren hasta sayısı artıyor ama henüz kapanma ilan edilmiyordu. İnsanlar televizyonlardan haberleri izliyor, adı sürekli anılan bu virüsün Çin’den buralara kadar geleceğine ihtimal vermiyordu. Uçaktan inen yabancı yolcuların hangi ülkeden geldiğinin kontrol edildiği, bazen karantinaya alındığı günlerdi bunlar. Şimdi dönüp baktığında, izlediği bütün korku filmlerinden daha karanlık bir dönemden geçtiklerini düşünüyor; insanların bunu nasıl bu kadar kolay unutabildiğine şaşırıyordu. Gerçi kendisi de yavaş yavaş normale dönüyordu. Özellikle 13 Mart geldiğinde, hayata karışmak için insanüstü bir çaba gösterirdi. Sema hemşireydi. Neyse ki yalnız yaşıyordu da pandemi boyunca ailesinden kimseye hastalık bulaştırmadan atlatabilmişti o günleri. Aylarca görememişti sevdiklerini. Yine de pişman değildi; o vicdan yüküyle yaşayamazdı. Hastanede gördüklerini ruhunun en karanlık odasına kilitlemişti artık. Onlar...