Ana içeriğe atla

Buzluktaki Bezelye

 

Dördüncü duvarı yıkan bir oyuncu gibiyim; seyircinin hiç beklemediği bir anda ona hitap eder gibi bakıyorum kendime. Aynaya yaklaşıyorum. Sağ gözümün çevresi tamamen morarmış, göz kapağım balon gibi şişmiş. Kaşımın üstünde parça parça kurumuş kanlar var. Umarım dikişlik değildir; uğraşacak halde değilim.

Yüzümü yıkıyorum. Kesik büyük değil, neyse ki. Sol taraf birkaç çizikle kurtarmış; diğer yarısına göre hâlâ insani. Burnum sızlıyor. Yokluyorum. Kırık gibi durmuyor ama üst kemikte hafif bir acı var. Yakından bakınca orada yatay, yeşilimsi bir morluk görünüyor. Şerefsiz herif... Dirseği tam oraya denk getirdi demek.

Göz kapağım şiştikçe yüzüme yayılıyor sanki. Bu kadar muayene yeter. Mutfağa gidiyorum. Buzlukta buz kalmamış, annemin yolladığı bezelye paketlerinden birini havluya sarıp, gözüme bastırıyorum. Sızının içinden ince bir rahatlama geçiyor. Tıpkı gece eve gelip kendimi yatağa attığım an gibi.
Salona geçip üçlü koltuğa oturuyorum. Gözümde bezelye paketi, duvarı kaplayan büyük ekran televizyonun karanlık ekranına boş boş bakıp, düşünüyorum.

“İçimde bir pişmanlık var mı?” diye yokluyorum.
Yok. Kırıntısı bile yok.
Aksine, hala dinmeyen bir öfke var...

O şirket bu kadar kısa sürede büyüdüyse, bunun bedelini en çok ben ödedim.

Genç beyinlere ihtiyaç varmış! Yıllardır, “Biz aileyiz. Sen de bu ailenin vazgeçilmez bir üyesisin,” diyerek beni eşek gibi çalıştırırken iyiydi. Ne bayram dedim, ne tatil. Beyefendinin müsait olmadığı zamanlarda online bağlanıp sorunları çözdüm. Bu muydu yani karşılığı?

Karımla kaç kere kavga ettim onun yüzünden. Burcu haklı çıktı. "Sen bu kadar taviz veriyorsun ama görürsün ilk harcayacağı kişi sen olacaksın," demişti. Bu yüzden bile tartışmıştım onunla. Burcu demişken, iyi ki evde yok. Yüzüm biraz toparlanana kadar dönmez umarım.

O yeni yetme çocuğu işe alıp, "Sen bunu yetiştirirsin. Bak canavar gibi bir genç, çok zeki," diye yanıma verdiğinde anlamam gerekirdi. O ukalaya tüm bildiklerimi öğretmiştim. “Malım ben... Bildiğin mal.” Çocuk biraz palazlanınca, bana bile ters gitmeye başlamıştı da onu bile yuttum.

Ta ki onu benim başıma yönetici yapana kadar.

İşte orada bende ipler koptu. Sonrası her gün bir tartışma, sorun ve en sonunda da dün geceki kavga...

Aslında dün kötü başlamamıştı. İşlerimi bitirdim, masamı topladım. Herkes çıktıktan sonra patronun odasına girdim. Ayrılacağımı söyledim.

“Gel bir yemek yiyelim,” dedi.
Yedik.
Sonra bara geçtik.

İçtikçe içimde ne varsa döküldü.
O da hazmedemedi.

Birbirimizi itip kakmaya başladık. En son bardakiler bizi ayırdıklarında, patronun durumu da benden iyi değildi, o kadarını hatırlıyorum.

Olay polise intikal etmeden, bizi taksiye bindirip paketlediler.
Şimdi burada uzanmış, karanlık bir ekrana bakarak
içimdeki öfkenin geçmesini bekliyorum.
Çünkü geçmezse... Bir sonraki sefer ne yaparım, bilmiyorum.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Yaz

  Zamanda yapacağı yolculuktan habersiz, elindeki kitabı dikkatle inceliyor ve "En az on beş sene olmuştur," diye tahmin yürütüyor. Okuduğunu pek hatırlayamıyor ama belli ki onun kitabı, hep yaptığı gibi ilk sayfasına tarih atıp bir de not yazmış. İşte tam düşündüğü gibi, on beş sene öncesinin tarihi. Üniversiteye hazırlandığı sene, "Peruş'un hediyesi," diye de not düşmüş. Hafif bir esintiyle irkilip, yan sandalyedeki şala uzanıyor, burnuna gelen melisa kokusuyla mest olurken bakışlarını balkonun en ucundaki büyük, yeşil saksının içinde, narin bir genç kız gibi süzülen melisaya çevirip, "Ahh! Melisa, sakın kokunu sadece rüzgara bırakma," diye tembihliyor ve havada kalan ferahlatıcı kokuyu içine çekiyor. Şalın yumuşak sıcaklığına sarınıp, bir yandan kahvesini yudumlarken karıştırdığı kitabın içinde bir fotoğraf buluyor. Üç kişi var fotoğrafta, ikisinin yüzü kalemle karalanmış. "Kıskanç Serap," diye azarlıyor on beş sene önceki hâlini. Fotoğraf...

Kan Bağı Olmayan Kız Kardeşler...

Kız kardeş candır, kandır, dosttur...  Bir de kan bağı olmadan kardeş bildiklerin vardır. Onlarla öyle şeyler yaşar ve paylaşırsın ki fark etmeden aile olursun... Beraber büyürsün, öğrenirsin, dinlersin, akıl verirsin, sevinirsin, üzülürsün... Kimseyle paylaşmadıklarını paylaşır, kimseye anlatılmayanların seninle paylaşıldığını bilirsin. Zaman önce güvenmeyi, sonra güvenine en sadık kalanların kız kardeşler olduğunu öğretir... Sonsuz bir güvenle sırtını yaslarsın. Bilirsin ki kardeş candır, candan zarar gelmez... Sonra aile genişler, evlenip çoluk çocuğa karışılır... Görünce gözlerinin ışıldadığı, görmediğinde içini sızlatan yeğenler doğar, sevgiyle büyürler... Aile büyüdükçe paylaşımlar artar, bağlar derinleşir... Bir sıkıntın olsa bilirsin ki kimse yoksa onlar var. Bu duyguyu dünyalara değişmezsin... Çünkü, bu dünyanın en güven verici şeyidir... Onların karşına çıkması tesadüf değildir. Bunu hep bilirsin... Kız kardeşler kandır, candır, varlığına hep şükredilenlerdir... K...

Senede Bir Gün

  13 Mart 2020… Sema o günü dün gibi hatırlıyordu. Virüs ülkeye yeni ulaşmıştı. Ağır geçiren hasta sayısı artıyor ama henüz kapanma ilan edilmiyordu. İnsanlar televizyonlardan haberleri izliyor, adı sürekli anılan bu virüsün Çin’den buralara kadar geleceğine ihtimal vermiyordu. Uçaktan inen yabancı yolcuların hangi ülkeden geldiğinin kontrol edildiği, bazen karantinaya alındığı günlerdi bunlar. Şimdi dönüp baktığında, izlediği bütün korku filmlerinden daha karanlık bir dönemden geçtiklerini düşünüyor; insanların bunu nasıl bu kadar kolay unutabildiğine şaşırıyordu. Gerçi kendisi de yavaş yavaş normale dönüyordu. Özellikle 13 Mart geldiğinde, hayata karışmak için insanüstü bir çaba gösterirdi. Sema hemşireydi. Neyse ki yalnız yaşıyordu da pandemi boyunca ailesinden kimseye hastalık bulaştırmadan atlatabilmişti o günleri. Aylarca görememişti sevdiklerini. Yine de pişman değildi; o vicdan yüküyle yaşayamazdı. Hastanede gördüklerini ruhunun en karanlık odasına kilitlemişti artık. Onlar...