Ana içeriğe atla

Unutulan Ceket

 

Yaklaşık bir hafta askıda bekledikten sonra düzgünce katlanıp çok katlı bir dolabın üst rafına yerleştirildim. İyi de oldu bir bakıma, dışarıdan soğuk, içeriden gürültü geliyordu. Gerçi yanıma gelenlerle iki sohbet etme imkânım da oluyordu ama ilerleyen saatlerde hepsi sahiplerine teslim ediliyordu neticede.

Birkaç gün üst üste gelenler de oluyordu. Bazen yan yana asılıyorduk, bazen de aramıza başkaları giriyordu...

Çoğu sahibinden memnundu. Bazılarıysa hor kullanıldıkları için kısa ömürlü olacaklarını düşünüp söylenirdi. Benim hikâyemi sorduklarında sahibimi fazla tanımadığımı anlatıyordum onlara. Daha on gün önce tanışmıştım kendisiyle. Evi biraz dağınık, geç saatlere kadar buralarda takılan, gündüz de fazlaca uyuyan genç bir adamdı. Motor kullanırdı. Bir de telefonda konuştuğu bir kadına, “Tamam anne, merak etme. Fazla içmiyorum. İlk fırsatta ziyarete geleceğim,” dediğini duymuştum. Biraz da unutkan birine benziyordu. Daha ilk gün beni arkadaşında unutmuştu. O yüzden birkaç gün sonra bu vestiyerde kalmam beni şaşırtmadı.

İlk günlerde personel, “Böyle bir ceket unutulur mu abi? Son moda deri,” diye beni elden ele dolaştırdılar. Sonra sanırım onlar da alıştı, son durağım da bu dolap oldu.

Dolap arkadaşlarım; iki şemsiye, bir kadın ceketi, üç şal, bir hırka ve bir yağmurluk.

Şemsiyeler sohbetten pek hoşlanmıyor. Şallar ise bayağı geveze. Yağmurluk biraz kibirli. Ceketle, hırka da eh işte...

Buraya dışarıdaki sesler uğultu gibi geliyor ve incecik boşluklardan hafif bir aydınlık içeri süzülüyor. Gündüz ise mekâna ölüm sessizliği hâkim. Kaç gün oldu bilmiyorum ama bu kadar süre unutulmak biraz tuhaf gelmeye başladı. Nerede unuttuğunu mu hatırlamıyor acaba? Hayır, o gün de evden çıkmış, hemen sokağın başındaki dönercide pilav üstü döner yemişti ve ben hep üstündeydim. Serin bir gündü hatırlıyorum. Sonra motorla bu bara geldik. Arkadaşlarının, “Hasta olacaksın,” demelerine aldırmadan “Sıcak hava ya, amma abarttınız,” diye gülerek beni vestiyere bırakıp, dışarıda arkadaşlarıyla sohbete dalmıştı.

Kadın ceketi, hırka, şallar ve şemsiyenin biri sahiplerine kavuştu. Yağmurluk, şemsiyenin diğer teki ve ben kaldık. Bugün biri dolabın kapağını açtı. Uzun zaman sonra ışığa maruz kalmanın körlüğünü yaşarken, adamakıllı sarsılınca çabucak kendime geldim. Çalışanlardan genç bir oğlan hâlâ beni sarsmaya devam ederken “Tozlanmıştır oğlum, üç ay oldu,” dedi.

Üç ay mı?

Ben donup kaldım.

Oysa üç gün geçmiş gibiydi.

Beni deneyen kişi aynaya bakarken, “Ya sahibi gelirse?” diye sordu. “Söyledim ya oğlum. O gece ambulans onun için gelmiş. Dışarıda arkadaşlarıyla sigara içerken fenalaşmış, ambulans geldiğinde çoktan ölmüş diyorlar. Biz önce anlamadık onun olduğunu, bunca zaman gelmeyince olayla bağlantıyı öyle kurduk. Sen al bunu. Yakıştı bak.”

O sırada genç adam aynada bana baktı. Gerçekten de üstüne tam oturmuştum.

Tanımaya fırsat bulamamıştım ama üzüldüm diğer genç adama...

Dışarı çıkınca havayı içime çeker gibi genişledim. Sahile doğru yürümeye başladık. Demek motoru yoktu... Aylar süren sessizliğin ardından sokaktaki kalabalık başımı döndürdü. Sonradan vapur olduğunu öğreneceğim deniz taşıtına bindik. Manzaraya karşı oturduk.

İki koluyla beni sarar gibi kendine sarıldı, varlığımın farkında olduğunu belli ederek, “Vapur gezisi her şeye iyi gelir,” dedi.

İlk kez gördüğüm bu manzarayı bir daha unutmamak için hafızama kazımaya çalıştım. Bu yeni sahibimi şimdiden sevmiştim.




İnstagram adreslerim: 


Sevil Özdemir

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Yaz

  Zamanda yapacağı yolculuktan habersiz, elindeki kitabı dikkatle inceliyor ve "En az on beş sene olmuştur," diye tahmin yürütüyor. Okuduğunu pek hatırlayamıyor ama belli ki onun kitabı, hep yaptığı gibi ilk sayfasına tarih atıp bir de not yazmış. İşte tam düşündüğü gibi, on beş sene öncesinin tarihi. Üniversiteye hazırlandığı sene, "Peruş'un hediyesi," diye de not düşmüş. Hafif bir esintiyle irkilip, yan sandalyedeki şala uzanıyor, burnuna gelen melisa kokusuyla mest olurken bakışlarını balkonun en ucundaki büyük, yeşil saksının içinde, narin bir genç kız gibi süzülen melisaya çevirip, "Ahh! Melisa, sakın kokunu sadece rüzgara bırakma," diye tembihliyor ve havada kalan ferahlatıcı kokuyu içine çekiyor. Şalın yumuşak sıcaklığına sarınıp, bir yandan kahvesini yudumlarken karıştırdığı kitabın içinde bir fotoğraf buluyor. Üç kişi var fotoğrafta, ikisinin yüzü kalemle karalanmış. "Kıskanç Serap," diye azarlıyor on beş sene önceki hâlini. Fotoğraf...

Kan Bağı Olmayan Kız Kardeşler...

Kız kardeş candır, kandır, dosttur...  Bir de kan bağı olmadan kardeş bildiklerin vardır. Onlarla öyle şeyler yaşar ve paylaşırsın ki fark etmeden aile olursun... Beraber büyürsün, öğrenirsin, dinlersin, akıl verirsin, sevinirsin, üzülürsün... Kimseyle paylaşmadıklarını paylaşır, kimseye anlatılmayanların seninle paylaşıldığını bilirsin. Zaman önce güvenmeyi, sonra güvenine en sadık kalanların kız kardeşler olduğunu öğretir... Sonsuz bir güvenle sırtını yaslarsın. Bilirsin ki kardeş candır, candan zarar gelmez... Sonra aile genişler, evlenip çoluk çocuğa karışılır... Görünce gözlerinin ışıldadığı, görmediğinde içini sızlatan yeğenler doğar, sevgiyle büyürler... Aile büyüdükçe paylaşımlar artar, bağlar derinleşir... Bir sıkıntın olsa bilirsin ki kimse yoksa onlar var. Bu duyguyu dünyalara değişmezsin... Çünkü, bu dünyanın en güven verici şeyidir... Onların karşına çıkması tesadüf değildir. Bunu hep bilirsin... Kız kardeşler kandır, candır, varlığına hep şükredilenlerdir... K...

Senede Bir Gün

  13 Mart 2020… Sema o günü dün gibi hatırlıyordu. Virüs ülkeye yeni ulaşmıştı. Ağır geçiren hasta sayısı artıyor ama henüz kapanma ilan edilmiyordu. İnsanlar televizyonlardan haberleri izliyor, adı sürekli anılan bu virüsün Çin’den buralara kadar geleceğine ihtimal vermiyordu. Uçaktan inen yabancı yolcuların hangi ülkeden geldiğinin kontrol edildiği, bazen karantinaya alındığı günlerdi bunlar. Şimdi dönüp baktığında, izlediği bütün korku filmlerinden daha karanlık bir dönemden geçtiklerini düşünüyor; insanların bunu nasıl bu kadar kolay unutabildiğine şaşırıyordu. Gerçi kendisi de yavaş yavaş normale dönüyordu. Özellikle 13 Mart geldiğinde, hayata karışmak için insanüstü bir çaba gösterirdi. Sema hemşireydi. Neyse ki yalnız yaşıyordu da pandemi boyunca ailesinden kimseye hastalık bulaştırmadan atlatabilmişti o günleri. Aylarca görememişti sevdiklerini. Yine de pişman değildi; o vicdan yüküyle yaşayamazdı. Hastanede gördüklerini ruhunun en karanlık odasına kilitlemişti artık. Onlar...