Ana içeriğe atla

Tamiri Olmayan Şeyler

Dönüp durduğu yataktan uzanıp, yatmadan önce komodinin üzerine bıraktığı bardaktaki suyundan birkaç yudum içiyor. Geçen seferki gibi bardağı devirmemek için dikkatlice yerine koyuyor. Bu saatte kalkıp temizleyecek hiç hali yok doğrusu... "Anlaşıldı. Bu gece uyku yok!.." saatin kaç olduğunu öğrenmek için telefonuna bakıyor, ekran ışığı gözünü alınca hemen kısıyor. Saat daha iki diye söyleniyor... "Offf... Uyusana!" Oyalanmak için sosyal medyaya bakıyor. Gitarıyla şarkılar söyleyen dalgalı saçlı, temiz yüzlü genç bir çocuğun 'Zalim' şarkısının nakaratını söylediği çok kısa bir ana denk geliyor. Tüylerini diken diken eden bu güzel sese hayran olup, şarkının tamamını söylediği versiyonunu buluyor. Kulaklığını takıyor. "Gece gece komşuları rahatsız etmeyelim, normal insanlar bu saatte uyuyorlar," diye düşünüyor... 

Sırt üstü uzanıp tavana bakarken, kulaklığından yayılan bu duru sesle birlikte bedeninden çok uzaklara gittiğini hissediyor... Hem yarın hiç olmasın, hem de bir an önce yaşansın bitsin istiyor. İstemediği birçok şey gibi bunu da yaşamak zorunda olduğunu biliyor. Şarkıyı tekrar tekrar dinlerken, içinde bir yerlerde çok eskilerde kalmış bir düğmeye basıldığını hissediyor. Bu şarkıdan bu kadar etkilenmesine hayret ediyor. Kimin şarkısı diye aratıyor. "Sezen Aksu"nunmuş... Buna hiç şaşırmıyor. Onun söylediği versiyonu buluyor ve anında Sezen'in tatlı sesi kulaklığından yol bulup içine yayılıyor... "Ten beyaz, saç kızıl güller... Kahkahasında bülbüller... Kirpiği kapkara tüller... Ben o afete vuruldum," birden gözünün önüne o yaz tatili geliyor. Babasının şarkının bu kısmını içli içli söylediğini ve rakı masasından bir türlü kalkamayışını hayal meyal hatırlıyor... Bu şarkıyı en son o yaz dinlemişti. Evet! Ve bir daha hiç duymamıştı. İlginç! Belki de bilinçaltı engellemiştir... Bunca yıldır duymamasına imkan yok.

1996 yazı... dokuz yaşında, annesi ve babasıyla birlikte anneannesinin Ayvalık'taki yazlığındalar.. Annesinin ne kadar mutsuz olduğundan, babasının ise başka bir yolculuğa hazırlandığından bihaber, arkadaşlarıyla yazın tadını çıkarıyor. Tadını çıkardığı son yaz... 

Babası içkiyi sever evde de içerdi ama bu sefer biraz fazla içiyor gibiydi. Ne zaman görse yanına çağırır her fırsatta öper, sarılırdı o ada arkadaşlarının yanına gitmek için sabırsızlanır, üstüne sinen anason kokusuyla denize koşardı... Demek herkesin vedası farklıymış. Bir sabah yine kahvaltıdan sonra arkadaşlarıyla koştur koştur denize gitmiş, saatin nasıl geçtiğini anlamamış, yemeğe geç kaldığını düşünerek apar topar bahçe kapısından girip kumlu ayaklarını yıkamış, bu sefer mutfak kapısından değil ana kapıdan girmişti içeri. Evde kimse yok gibiydi, salondan babasının telefonla konuşma sesi geliyordu. Bahçedeki kedinin içeri girdiğini görmüş, anneannesi kızmasın diye onu dışarı çıkarmaya çalışırken sehpanın üzerindeki vazonun yere düşmesiyle korkarak, "Eyvah!" diye bağırmasıyla babasının telaşla içeri girmesi ve anneannesinin yerine onu gördüğüne sevinmesi, birkaç dakika içinde olmuştu. Sus işareti yaparak yanına gelen babası sessizce kırılan parçaları toplarken, "Ayşecik bunu anneannene nasıl anlatacağız bakalım?" dedi göz kırparak, ona hep, "Ayşecik," derdi... "Sen bunu tamir et baba ne olurrr..." diyordu bir sırrı paylaşmaya hazır gibi. Babası ciddi bir sesle, "Tamir etsek de eskisi gibi olmaz!" demişti. "Bazı şeylerin tamiri yoktur Ayşecik. Ben konuşurum sen merak etme, hadi git üstünü değiştir," o yaz son aile tatiliydi, babasını aynı evde gördüğü son günlerdi. Bu olaydan birkaç gün sonra babası odasına gelip alnından öpmüş, onu uyurken biraz izlemiş, "Umarım bir gün beni anlarsın Ayşecik," diyerek gitmişti. Annesine sorduğunda, "Babanın işleri var, sonra gelecek," demiş ama o bir daha hiç gelmemişti... 

Evde herkes seferber olmuş, ona bir şey belli etmemeye çalışıyor o da onların oyununa uyarak meraklı davranmamaya çalışıyordu ama bir daha kimsenin kendisine, "Ayşecik," demesine izin vermedi. "Benim adım Ayşe," diye düzeltirdi hemen. Yıllar içinde babasının görüşme talepleri olmuş ama Ayşe soğuk davranmıştı. Bir yabancı gibiydi onun için. Kırgındı... dokuz yaşında kapattığı kapıları şimdi açmaya hiç niyeti yok! Yarın gidecek ve son görevini yapacak, "Bazı şeylerin tamiri yoktur Ayşecik," diyor yüksek sesle... 

Sezen Aksu'yu dinlemek istemediğini fark edip, hoşuna giden versiyonu açıyor... "Biraz uyusan iyi olur, yarın da bu geceki gibi sıkıntılı geçecek," diyerek gözlerini kapayıp, duru sese kendini bırakıyor...


İnstagram adreslerim: 

Şubat/2024/İstanbul
Sevil Özdemir

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Yaz

  Zamanda yapacağı yolculuktan habersiz, elindeki kitabı dikkatle inceliyor ve "En az on beş sene olmuştur," diye tahmin yürütüyor. Okuduğunu pek hatırlayamıyor ama belli ki onun kitabı, hep yaptığı gibi ilk sayfasına tarih atıp bir de not yazmış. İşte tam düşündüğü gibi, on beş sene öncesinin tarihi. Üniversiteye hazırlandığı sene, "Peruş'un hediyesi," diye de not düşmüş. Hafif bir esintiyle irkilip, yan sandalyedeki şala uzanıyor, burnuna gelen melisa kokusuyla mest olurken bakışlarını balkonun en ucundaki büyük, yeşil saksının içinde, narin bir genç kız gibi süzülen melisaya çevirip, "Ahh! Melisa, sakın kokunu sadece rüzgara bırakma," diye tembihliyor ve havada kalan ferahlatıcı kokuyu içine çekiyor. Şalın yumuşak sıcaklığına sarınıp, bir yandan kahvesini yudumlarken karıştırdığı kitabın içinde bir fotoğraf buluyor. Üç kişi var fotoğrafta, ikisinin yüzü kalemle karalanmış. "Kıskanç Serap," diye azarlıyor on beş sene önceki hâlini. Fotoğraf...

Kan Bağı Olmayan Kız Kardeşler...

Kız kardeş candır, kandır, dosttur...  Bir de kan bağı olmadan kardeş bildiklerin vardır. Onlarla öyle şeyler yaşar ve paylaşırsın ki fark etmeden aile olursun... Beraber büyürsün, öğrenirsin, dinlersin, akıl verirsin, sevinirsin, üzülürsün... Kimseyle paylaşmadıklarını paylaşır, kimseye anlatılmayanların seninle paylaşıldığını bilirsin. Zaman önce güvenmeyi, sonra güvenine en sadık kalanların kız kardeşler olduğunu öğretir... Sonsuz bir güvenle sırtını yaslarsın. Bilirsin ki kardeş candır, candan zarar gelmez... Sonra aile genişler, evlenip çoluk çocuğa karışılır... Görünce gözlerinin ışıldadığı, görmediğinde içini sızlatan yeğenler doğar, sevgiyle büyürler... Aile büyüdükçe paylaşımlar artar, bağlar derinleşir... Bir sıkıntın olsa bilirsin ki kimse yoksa onlar var. Bu duyguyu dünyalara değişmezsin... Çünkü, bu dünyanın en güven verici şeyidir... Onların karşına çıkması tesadüf değildir. Bunu hep bilirsin... Kız kardeşler kandır, candır, varlığına hep şükredilenlerdir... K...

Senede Bir Gün

  13 Mart 2020… Sema o günü dün gibi hatırlıyordu. Virüs ülkeye yeni ulaşmıştı. Ağır geçiren hasta sayısı artıyor ama henüz kapanma ilan edilmiyordu. İnsanlar televizyonlardan haberleri izliyor, adı sürekli anılan bu virüsün Çin’den buralara kadar geleceğine ihtimal vermiyordu. Uçaktan inen yabancı yolcuların hangi ülkeden geldiğinin kontrol edildiği, bazen karantinaya alındığı günlerdi bunlar. Şimdi dönüp baktığında, izlediği bütün korku filmlerinden daha karanlık bir dönemden geçtiklerini düşünüyor; insanların bunu nasıl bu kadar kolay unutabildiğine şaşırıyordu. Gerçi kendisi de yavaş yavaş normale dönüyordu. Özellikle 13 Mart geldiğinde, hayata karışmak için insanüstü bir çaba gösterirdi. Sema hemşireydi. Neyse ki yalnız yaşıyordu da pandemi boyunca ailesinden kimseye hastalık bulaştırmadan atlatabilmişti o günleri. Aylarca görememişti sevdiklerini. Yine de pişman değildi; o vicdan yüküyle yaşayamazdı. Hastanede gördüklerini ruhunun en karanlık odasına kilitlemişti artık. Onlar...