Ana içeriğe atla

Bilinmeyen Bir Hayranın Mektubu

 

"Sana, beni asla tanımamış olan sana," diye yazılmıştı en üste, bir hitap, bir başlık yerine. R. hayretle durdu: Ona mıydı bu, yalnızca düş ürünü bir insana mı yazılmıştı? Ansızın merakı uyanmıştı. Ve okumaya başladı...

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Stefan Zweig


Sayın Zweig, bu mektup elinize geçer mi, size ulaşıp okuma merakı uyandırır mı bilmiyorum? Şansımı denemek istedim... Aslında size ve kitaplarınıza aşinalığım oldukça eski ama okuma fırsatını geç elde ettim diyebilirim. Gerçi bana kalırsa hiçbir şey için geç kalınmaz her şey zamanında vuku bulur... 

Çok az kitabınız kaldı okumadığım, hepsini bitirdiğimde tekrar yazarım... Burada bahsetmek istediğim yukarıda alıntı yaptığım 'Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu' hikayeniz. Bu sizinle tanışmama vesile olan ilk kitap... Yaklaşık 10 yıl önce okuyup çok beğenmiştim. Bu kadar kısa bir hikayenin bu kadar vurucu olmasından ve samimi dilinizden çok etkilenmiştim. Sonra üzerinden hayat geçti. Duygular değişti... Bir çok şey yaşandı ve bu kitap bir gün tekrar karşıma çıktı. İlk kez karşılaşmış gibi... Kendimde nelerin değiştiğine, her seferinde başka gözle bakılabildiğine tanıklık ederek okudum bu kez... "Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur," ilk okuduğumda altını çizmişim bu cümlenin, bugün olsa çizmezdim... 

Kitabı henüz bitirmiş ve duygularım bu kadar tazeyken size yazıp teşekkür etmek istedim. Duygusal tahlilleriniz ve bunu kaleminize samimiyetle yansıtmanıza hayranım. Okuru duygunun içine çekip, o hikayede yolculuk yapmasına imkan verdiğiniz ve bu dünyada sizin gibi yazarlar olduğunu bilmenin verdiği mutluluk hissi için teşekkür ederim.

Saygı ve hayranlıkla,
S.Ö

İnstagram adreslerim: 
Şubat/2024/İstanbul
Sevil Özdemir

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Yaz

  Zamanda yapacağı yolculuktan habersiz, elindeki kitabı dikkatle inceliyor ve "En az on beş sene olmuştur," diye tahmin yürütüyor. Okuduğunu pek hatırlayamıyor ama belli ki onun kitabı, hep yaptığı gibi ilk sayfasına tarih atıp bir de not yazmış. İşte tam düşündüğü gibi, on beş sene öncesinin tarihi. Üniversiteye hazırlandığı sene, "Peruş'un hediyesi," diye de not düşmüş. Hafif bir esintiyle irkilip, yan sandalyedeki şala uzanıyor, burnuna gelen melisa kokusuyla mest olurken bakışlarını balkonun en ucundaki büyük, yeşil saksının içinde, narin bir genç kız gibi süzülen melisaya çevirip, "Ahh! Melisa, sakın kokunu sadece rüzgara bırakma," diye tembihliyor ve havada kalan ferahlatıcı kokuyu içine çekiyor. Şalın yumuşak sıcaklığına sarınıp, bir yandan kahvesini yudumlarken karıştırdığı kitabın içinde bir fotoğraf buluyor. Üç kişi var fotoğrafta, ikisinin yüzü kalemle karalanmış. "Kıskanç Serap," diye azarlıyor on beş sene önceki hâlini. Fotoğraf...

Kan Bağı Olmayan Kız Kardeşler...

Kız kardeş candır, kandır, dosttur...  Bir de kan bağı olmadan kardeş bildiklerin vardır. Onlarla öyle şeyler yaşar ve paylaşırsın ki fark etmeden aile olursun... Beraber büyürsün, öğrenirsin, dinlersin, akıl verirsin, sevinirsin, üzülürsün... Kimseyle paylaşmadıklarını paylaşır, kimseye anlatılmayanların seninle paylaşıldığını bilirsin. Zaman önce güvenmeyi, sonra güvenine en sadık kalanların kız kardeşler olduğunu öğretir... Sonsuz bir güvenle sırtını yaslarsın. Bilirsin ki kardeş candır, candan zarar gelmez... Sonra aile genişler, evlenip çoluk çocuğa karışılır... Görünce gözlerinin ışıldadığı, görmediğinde içini sızlatan yeğenler doğar, sevgiyle büyürler... Aile büyüdükçe paylaşımlar artar, bağlar derinleşir... Bir sıkıntın olsa bilirsin ki kimse yoksa onlar var. Bu duyguyu dünyalara değişmezsin... Çünkü, bu dünyanın en güven verici şeyidir... Onların karşına çıkması tesadüf değildir. Bunu hep bilirsin... Kız kardeşler kandır, candır, varlığına hep şükredilenlerdir... K...

Senede Bir Gün

  13 Mart 2020… Sema o günü dün gibi hatırlıyordu. Virüs ülkeye yeni ulaşmıştı. Ağır geçiren hasta sayısı artıyor ama henüz kapanma ilan edilmiyordu. İnsanlar televizyonlardan haberleri izliyor, adı sürekli anılan bu virüsün Çin’den buralara kadar geleceğine ihtimal vermiyordu. Uçaktan inen yabancı yolcuların hangi ülkeden geldiğinin kontrol edildiği, bazen karantinaya alındığı günlerdi bunlar. Şimdi dönüp baktığında, izlediği bütün korku filmlerinden daha karanlık bir dönemden geçtiklerini düşünüyor; insanların bunu nasıl bu kadar kolay unutabildiğine şaşırıyordu. Gerçi kendisi de yavaş yavaş normale dönüyordu. Özellikle 13 Mart geldiğinde, hayata karışmak için insanüstü bir çaba gösterirdi. Sema hemşireydi. Neyse ki yalnız yaşıyordu da pandemi boyunca ailesinden kimseye hastalık bulaştırmadan atlatabilmişti o günleri. Aylarca görememişti sevdiklerini. Yine de pişman değildi; o vicdan yüküyle yaşayamazdı. Hastanede gördüklerini ruhunun en karanlık odasına kilitlemişti artık. Onlar...