Ana içeriğe atla

Bir Aşerme Serüveni


-Abi itmesene! Düşücem şimdi merdivenden.
-Düş diye yapıyorum ulan! Akşam akşam bu olayı sen açtın başıma...
-Abi, ben nereden bileyim yengenin böyle tutturacağını...
-Dokuz aylık hamile kadının yanında, "Şöyle güzel yenge, bir yiyen bir daha istiyor, aynı Amsterdam'daki gibi," diye ballandıra ballandıra anlatırsan ister tabii... Benim bile canım çekti sen şapırdatarak anlatırken.
-Abi kusura bakma ama senin de göbek bakımından maşallahın var yani, dokuz aylık gibi baksana şu göbeğe...
-Sus Recep! Valla bak, şuracıkta bir temiz döverim seni. Arabayı nereye park ettin?
-Üst sokakta abi.
-Hızlı yürü... Neydi adı bu yerin? Navigasyonu açayım.
-"Red Fries" abi
-Oğlum, Şirinevler'den, Bağdat Caddesi'ne patates kızartması almaya mı gidilir Deliricem ya! Telefonu tak bakim şu zımbırtıya kestirmeden götürür belki.
-Yolluk bir şeyler alalım mı abi bakkaldan?
-Şaka mısın oğlum sen? Sür beni çıldırtma! Zaten gıcığım sana şu an...

-Mesut abi... Uyuyo musun abi?
-Yok uyumuyorum. Seni görmek istemediğim için kafamı pencereye çevirdim. Keşke sesini de duymasam...
-Abi yapma böyle ya, bak bir saat geçti bile, az kaldı...
-Oğlum ben ne güzel patatesleri hazırlamış, tatlı tatlı kızartıp bitirecektim bu aşerme serüvenini. Sen neden oradan atlayıp, "Yenge biliyor musun, ben Amsterdam'dayken bir patates yemiştim tadı hala damağımda, hayatımda öyle patates bir daha yiyemem derken, caddede açılan bir dükkanda aynısını yedim," diye anlatıyorsun karnı burnundaki kadına?
-Abi, ben nerden bileyim aynı patatesten istiyorum diye tutturacağını?
-Oğlum, hamilelikte aşerme diye bir şey duymadın mı hiç? Ben dokuz aydır neler yaşıyorum sen biliyor musun? Bütün hıncımı senden çıkarırım bak, beni kışkırtma.
-Yok abi sustum ben. Tamam...

-Mesut abii...
-Ne var Recep?
-Abi geldik. Mango mağazasının yan sokağından giricez ama bu trafikte araba girmez oraya, ben seni indireyim sen al gel olur mu?
-İyi bekle burada. Bir olaya karışayım deme!
-Yok abi ne olayı, bekliyorum burada. Mesut abii... Benimkine hardal da eklesinler. Tamam abi ya kızma...

-Hava soğuk oğlum, niye dışarda bekliyorsun? Bayağı sıra vardı bu arada... Tut bakayım şu paketleri. Ulan Recep yemin ederim tam sopalık adamsın. Neyse ki ayak üstü bir paket patates yedim de, endorfin salgıladı beynim. Oğlum adamların paket servisi varmış. Evde yok abi diye diye buraya getirdin bizi. Hayırdır ne oldu dut yemiş bülbül gibisin. Abii Abii demiyorsun. Ne haltlar karıştırdın yine? Sigarayı yiyecek gibi içtiğine göre bir şey var. Söylesene oğlum!
-Abi şimdi şöyle bir şey oldu... Mesut abi kızmayacağına söz ver bak, doğmamış çocuğun için.
-Sus ulan! Çocuğumu karıştırma. Öt bakalım ne oldu Recep?
-Abi burası işlek bir sokak ya, sen gittikten sonra polis arabası durdu yanımda, ehliyet ve ruhsatı istedi.
-Eee rutin şeyler.
-Evet abi rutin, bence de...
-Eee Recep?
-Abi ben... Şeyyy... Cüzdanımı sizde unutmuşum telaşla çıkarken, ehliyetim de cüzdanda doğal olarak... Neyse ki kimlik cebimdeymiş. Polis beyleri ikna edemedim. Bu durumda bayağı bir ceza kestiler ve bizi karakolda bekliyorlar, arabasız... Babam beni kesin öldürecek! Ama ben şimdi senin beni öldürmenden daha çok korkuyorum. Abi, çok sessizsin... Bir şey söyle...
-Sana söyleyecek sözlerimi tükettim be Recep... Nerde bu karakol?
-İki sokak aşağıdaymış abi...
-Patatesleri karakolda yemek varmış kısmetimizde demek...
-Kızmadın mı abi?
-Kızsam ne olacak Recep? Bu arada patatesler dediğin kadar varmış, "Yiğidi öldür, hakkını ver." Şunları tut da yengen için eve sipariş vereyim. Yoksa benden değil ondan korkman gerekecek... 
Oğlum araba kullanan bir insan ehliyetini nasıl yanında taşımaz? Tarihe geçecek insansın be Recep...


İnstagram adreslerim: 

Şubat/2024/İstanbul
Sevil Özdemir



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Yaz

  Zamanda yapacağı yolculuktan habersiz, elindeki kitabı dikkatle inceliyor ve "En az on beş sene olmuştur," diye tahmin yürütüyor. Okuduğunu pek hatırlayamıyor ama belli ki onun kitabı, hep yaptığı gibi ilk sayfasına tarih atıp bir de not yazmış. İşte tam düşündüğü gibi, on beş sene öncesinin tarihi. Üniversiteye hazırlandığı sene, "Peruş'un hediyesi," diye de not düşmüş. Hafif bir esintiyle irkilip, yan sandalyedeki şala uzanıyor, burnuna gelen melisa kokusuyla mest olurken bakışlarını balkonun en ucundaki büyük, yeşil saksının içinde, narin bir genç kız gibi süzülen melisaya çevirip, "Ahh! Melisa, sakın kokunu sadece rüzgara bırakma," diye tembihliyor ve havada kalan ferahlatıcı kokuyu içine çekiyor. Şalın yumuşak sıcaklığına sarınıp, bir yandan kahvesini yudumlarken karıştırdığı kitabın içinde bir fotoğraf buluyor. Üç kişi var fotoğrafta, ikisinin yüzü kalemle karalanmış. "Kıskanç Serap," diye azarlıyor on beş sene önceki hâlini. Fotoğraf...

Kan Bağı Olmayan Kız Kardeşler...

Kız kardeş candır, kandır, dosttur...  Bir de kan bağı olmadan kardeş bildiklerin vardır. Onlarla öyle şeyler yaşar ve paylaşırsın ki fark etmeden aile olursun... Beraber büyürsün, öğrenirsin, dinlersin, akıl verirsin, sevinirsin, üzülürsün... Kimseyle paylaşmadıklarını paylaşır, kimseye anlatılmayanların seninle paylaşıldığını bilirsin. Zaman önce güvenmeyi, sonra güvenine en sadık kalanların kız kardeşler olduğunu öğretir... Sonsuz bir güvenle sırtını yaslarsın. Bilirsin ki kardeş candır, candan zarar gelmez... Sonra aile genişler, evlenip çoluk çocuğa karışılır... Görünce gözlerinin ışıldadığı, görmediğinde içini sızlatan yeğenler doğar, sevgiyle büyürler... Aile büyüdükçe paylaşımlar artar, bağlar derinleşir... Bir sıkıntın olsa bilirsin ki kimse yoksa onlar var. Bu duyguyu dünyalara değişmezsin... Çünkü, bu dünyanın en güven verici şeyidir... Onların karşına çıkması tesadüf değildir. Bunu hep bilirsin... Kız kardeşler kandır, candır, varlığına hep şükredilenlerdir... K...

Senede Bir Gün

  13 Mart 2020… Sema o günü dün gibi hatırlıyordu. Virüs ülkeye yeni ulaşmıştı. Ağır geçiren hasta sayısı artıyor ama henüz kapanma ilan edilmiyordu. İnsanlar televizyonlardan haberleri izliyor, adı sürekli anılan bu virüsün Çin’den buralara kadar geleceğine ihtimal vermiyordu. Uçaktan inen yabancı yolcuların hangi ülkeden geldiğinin kontrol edildiği, bazen karantinaya alındığı günlerdi bunlar. Şimdi dönüp baktığında, izlediği bütün korku filmlerinden daha karanlık bir dönemden geçtiklerini düşünüyor; insanların bunu nasıl bu kadar kolay unutabildiğine şaşırıyordu. Gerçi kendisi de yavaş yavaş normale dönüyordu. Özellikle 13 Mart geldiğinde, hayata karışmak için insanüstü bir çaba gösterirdi. Sema hemşireydi. Neyse ki yalnız yaşıyordu da pandemi boyunca ailesinden kimseye hastalık bulaştırmadan atlatabilmişti o günleri. Aylarca görememişti sevdiklerini. Yine de pişman değildi; o vicdan yüküyle yaşayamazdı. Hastanede gördüklerini ruhunun en karanlık odasına kilitlemişti artık. Onlar...