Ana içeriğe atla

Haziran Alevi

 

Göğsündeki baskıyla panik içinde uyandı. Yataktan hızla kalktı, pencereyi sonuna kadar açtı; derin nefesler alarak vücudunun verdiği alarmı sakinleştirmeye çalıştı. Hava ciğerlerine doldukça kalbinin sesi yavaşlıyordu. Bunda artık tecrübeliydi. Göğsünün ne zaman daralacağını, kalbinin hangi hızda çarpacağını ezbere biliyordu. Son zamanlarda nöbetler neredeyse bitmiş gibiydi; üstelik şiddeti her seferinde biraz daha azalıyordu. “Bu iyiye işaret,” diyordu psikoloğu. O da buna inanmak istiyordu. Çünkü çok yorulmuştu. Sanki omuzlarında kimsenin görmediği bir yük taşıyordu...

Saate baktı: sekiz buçuk. Pazar günü için erkendi ama tekrar uyuyamayacağını bildiği için sorun etmedi. Hava serindi. Sakinleştiğine karar verince içeri geçti, yatağını hızlıca topladı ve üzerine sevdiği pembe kalpli pelüş sabahlığını geçirdi. Boy aynasında kendisiyle göz göze geldi. Kalpli sabahlıkla yorgun yüzü yan yana duruyordu. “İronik,” diye düşündü. Son zamanlarda yüzünü hayat yorgunu bir savaşçıya benzetiyordu. Verdiği mücadeleye saygı duyuyordu. Aynadaki kendisine hafif bir reverans yaparak odadan çıktı.

Mutfakta özenle hazırladığı kahveyi alıp, salonun ortasındaki geniş üçlü koltuğa uzandı. Bu eve taşınalı ne kadar olmuştu? İki ay mı? Hesapladı: üç ay dolmak üzereydi. Etrafına baktı. Salon hâlâ sanki bugün taşınılmış gibiydi. Belki de tam olarak yerleşmeyerek, yeniden kaybetme ihtimaline karşı korunuyordu...

İki duvardaki kocaman pencereler içeriye bol ışık alıyor, mekânı ferahlatıyordu. Orta halli, uzaktan da olsa denizi gören bir balkonu vardı. Balkona kaç kez çıktığını hatırlamaya çalıştı. Hatırlayamadı...

Pencereli iki duvarın arasına aldığı yemek masasının sandalyeleri hâlâ poşetliydi. Tam karşısında kutusundan çıkarılmayı bekleyen yeni televizyonu duruyordu. Sol tarafta gri ikili ve tekli koltuk, ortada sarı metal yuvarlak sehpa... Diğer tarafta televizyonun monte edileceği duvarın iki yanında yerleşmeyi bekleyen kitaplıklar, önlerinde kitap kolileri ve duvara yaslanmış tablolar vardı.

Annesi ısrarla yardım etmek istemiş, o kabul etmemişti. Yine de annesi onu dinlememiş; mutfağı, yatak odasını ve banyoyu düzenlemeye gelmişti. O zaman kızmıştı ama şimdi düşününce, “İyi ki ısrar etmiş,” diye geçirdi içinden. “Keşke kitaplığı da yerleştirseymiş,” diye gülümsedi.

Eve hâlâ tam olarak yerleşmemiş olmaktan da hayatını böyle sürdürmekten de şikâyetçi değildi. Gücü yoktu ve yapamamıştı. Bundan utanmıyordu. Psikoloğunun öğrettiği gibi: “Bu kadar yapabiliyorum”u kabul etmişti. Eskiden olsa bu dağınıklıkta boğulurdu. Ama şimdi gücü sadece bu kadardı. Yardım kabul etmek onun için hep zordu. Bu yüzden toparlanmayı beklemişti. Boşandıktan sonra geçen süreci düşününce şimdiki hâline, “Süper” bile diyebilirdi.

Bir süre annesiyle yaşamış ama depresif hâli bu ilgiyi kaldıramamıştı. Apar topar bu evi tutmuş, sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmişti. Dışarıya karşı oynuyordu. Eve geldiğinde yaşadıklarını yalnızca kendisi ve psikoloğu biliyordu.

Ama herkesin söylediği gibi, “Zaman,” gerçekten de ilaçtı. Zordu; ama yavaş yavaş, sindire sindire ilerliyordu. Son zamanlarda kendini çok daha iyi hissediyordu. İçinde uzun zamandır kayıp olan coşkunun, tıpkı ilkbahar gibi yeniden filizlendiğini hissediyordu. Tam geçmemişti ama geçecekti. Çünkü artık acının sonsuz olmadığını öğrenmişti.

Artık kendine daha özenli davranıyor ve bunun karşılığını da alıyordu. Kahvesinin kokusunu içine çekerek yudumlarken salon için yapılacaklar listesi hazırlamaya başladı. Gözü yerde üst üste duran tablolardan birine takıldı: Haziran Alevi.

Bu eve ilk taşındığında yakın arkadaşı Melek tabloyu gösterip gülmüştü, “Şu tablodaki kızın derin uykusuna eşlik eder gibisin, sana bundan sonra ‘Haziran Alevi’ diyeceğim.” diye takılmıştı. Arkadaşı gittikten sonra tabloyu uzun uzun incelemişti. Turuncu kızın sessizliğinde kendinden bir parça görmüştü. Uykuya benzeyen o duruşta, vazgeçmeyen bir ruhun dinlenişi vardı. Huzurlu bir teslimiyet gibiydi...

Belki de Melek haklıydı.

Ama şimdi tabloya başka gözle bakıyordu. Artık uyandığını biliyordu.

Sakince koltuktan kalktı. Salonun ortasındaki küçük merdiveni çekti, kalemiyle duvarlarda tabloların asılacağı yerleri işaretlemeye başladı. Haziran Alevi için ayrı bir yer seçti. Her baktığında, uykudan nasıl uyandığını hatırlamak istiyordu. Ve uyanmanın, bazen yeniden doğmak kadar sessiz olduğunu...


Yazıyı pazartesi14.com'dan okumak için;


İnstagram adreslerim: 

Nisan 2026/İstanbul
Sevil Özdemir


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Yaz

  Zamanda yapacağı yolculuktan habersiz, elindeki kitabı dikkatle inceliyor ve "En az on beş sene olmuştur," diye tahmin yürütüyor. Okuduğunu pek hatırlayamıyor ama belli ki onun kitabı, hep yaptığı gibi ilk sayfasına tarih atıp bir de not yazmış. İşte tam düşündüğü gibi, on beş sene öncesinin tarihi. Üniversiteye hazırlandığı sene, "Peruş'un hediyesi," diye de not düşmüş. Hafif bir esintiyle irkilip, yan sandalyedeki şala uzanıyor, burnuna gelen melisa kokusuyla mest olurken bakışlarını balkonun en ucundaki büyük, yeşil saksının içinde, narin bir genç kız gibi süzülen melisaya çevirip, "Ahh! Melisa, sakın kokunu sadece rüzgara bırakma," diye tembihliyor ve havada kalan ferahlatıcı kokuyu içine çekiyor. Şalın yumuşak sıcaklığına sarınıp, bir yandan kahvesini yudumlarken karıştırdığı kitabın içinde bir fotoğraf buluyor. Üç kişi var fotoğrafta, ikisinin yüzü kalemle karalanmış. "Kıskanç Serap," diye azarlıyor on beş sene önceki hâlini. Fotoğraf...

Kan Bağı Olmayan Kız Kardeşler...

Kız kardeş candır, kandır, dosttur...  Bir de kan bağı olmadan kardeş bildiklerin vardır. Onlarla öyle şeyler yaşar ve paylaşırsın ki fark etmeden aile olursun... Beraber büyürsün, öğrenirsin, dinlersin, akıl verirsin, sevinirsin, üzülürsün... Kimseyle paylaşmadıklarını paylaşır, kimseye anlatılmayanların seninle paylaşıldığını bilirsin. Zaman önce güvenmeyi, sonra güvenine en sadık kalanların kız kardeşler olduğunu öğretir... Sonsuz bir güvenle sırtını yaslarsın. Bilirsin ki kardeş candır, candan zarar gelmez... Sonra aile genişler, evlenip çoluk çocuğa karışılır... Görünce gözlerinin ışıldadığı, görmediğinde içini sızlatan yeğenler doğar, sevgiyle büyürler... Aile büyüdükçe paylaşımlar artar, bağlar derinleşir... Bir sıkıntın olsa bilirsin ki kimse yoksa onlar var. Bu duyguyu dünyalara değişmezsin... Çünkü, bu dünyanın en güven verici şeyidir... Onların karşına çıkması tesadüf değildir. Bunu hep bilirsin... Kız kardeşler kandır, candır, varlığına hep şükredilenlerdir... K...

Senede Bir Gün

  13 Mart 2020… Sema o günü dün gibi hatırlıyordu. Virüs ülkeye yeni ulaşmıştı. Ağır geçiren hasta sayısı artıyor ama henüz kapanma ilan edilmiyordu. İnsanlar televizyonlardan haberleri izliyor, adı sürekli anılan bu virüsün Çin’den buralara kadar geleceğine ihtimal vermiyordu. Uçaktan inen yabancı yolcuların hangi ülkeden geldiğinin kontrol edildiği, bazen karantinaya alındığı günlerdi bunlar. Şimdi dönüp baktığında, izlediği bütün korku filmlerinden daha karanlık bir dönemden geçtiklerini düşünüyor; insanların bunu nasıl bu kadar kolay unutabildiğine şaşırıyordu. Gerçi kendisi de yavaş yavaş normale dönüyordu. Özellikle 13 Mart geldiğinde, hayata karışmak için insanüstü bir çaba gösterirdi. Sema hemşireydi. Neyse ki yalnız yaşıyordu da pandemi boyunca ailesinden kimseye hastalık bulaştırmadan atlatabilmişti o günleri. Aylarca görememişti sevdiklerini. Yine de pişman değildi; o vicdan yüküyle yaşayamazdı. Hastanede gördüklerini ruhunun en karanlık odasına kilitlemişti artık. Onlar...