Ana içeriğe atla

Karabaş'ın Kararı

 

O tepedeki, terk edilmiş evin bahçesine taşındıkları günden beri, evin erkeği olarak daha çok görevi vardı artık. Dışarıdaki yırtıcı hayvanlara karşı dikkatli olmalı ve annesi yokken kardeşlerini korumalıydı. Onlar daha çok küçüklerdi ama aynı zamanda çok da yaramazlardı. Karabaş'a kalırsa tek dertleri oyun oynamaktı...

Eskiden annesiyle beraber insanların arasında yaşarlardı, o zamanlarda hayatları daha kolaydı. İnsanların her şeyi attıkları kocaman çukurlardan yiyecek bulur, sokak aralarındaki kuytularda uyurlardı. Bazen de insanların terk ettikleri yerlerde kalırlardı. Sonra annesi kardeşlerini dünyaya getirdi ve o üç yaramaz fazla dikkat çekmeye başladı. Yoldan geçen insanlar onlara bakıp, sevmeden sokaktan geçemezlerdi. Hatta bir keresinde, küçük insanlardan biri Lekeli'yi kucağına alıp götürmeye kalkmıştı da annesi yüksek sesle bağırarak korkutmuştu onu, kardeşini öyle kurtarmışlardı. İşte o gün taşınmaya karar vermişti annesi, en iyisi insanların olmadığı bir yere gitmekti...

İşte şimdi o tepede yaşıyorlardı. Orada ise hayat kavgası vardı. Bazı hayvanlar aç olduklarında öldüresiye kavga ederlerdi. Bir keresinde annesiyle bir tilki çok fena kavga etmişti de annesi bir güzel dövmüştü onu. O günden beri onlara bulaşmıyordu. Ama her an tetikte olmaları gerekiyordu, hem de o üç yaramaz kardeşi varken...

Annesi Karabaş'ı iyi yetiştirmişti. Tehlikelere karşı neler yapması gerektiğini, uyurken bile kulaklarını açık tutmasının önemini ve kimseye güvenmemesini öğretmişti. Özellikle de insanlara... "Onlar seni sevdiklerine inandırır, yemek verir, hatta küçük insanlarını sevindirmek için evlerine bile alabilirler. Tam sen onlara alıştığında pat diye sokakta bulursun kendini, sakın bunu unutma!" demişti o daha minikken. Annesi en çok iç sesini dinleme konusunda uyarmıştı Karabaş'ı. Her seferinde bıkmadan tekrarlardı, "İç sesini iyi dinle ama her seferinde dediğini yapma! O senin en iyi arkadaşın olduğu gibi, en büyük düşmanın da olabilir. En son kararı hep senin vermen gerekir," derdi. Oysa ki, iç sesi ona, "Şu kardeşlerini bir güzel patakla," da diyordu ama yapamazdı, annesi ona hemen kızardı, biliyordu. Nasıl anlayacaktı ki arkadaşı olup olmadığını? Bazen oturup onu duymaya çalışırdı, "Git buradan derdi," iç sesi, "Uzaklara git, kardeşlerinin olmadığı bir yere..." O zaman da annesini özlerdi, gidemezdi... "Kardeşlerinden kurtul o zaman!" derdi iç sesi, "Hem baksana hiçbir işe yaradıkları yok. Onlar olmasa insanların arasında yaşayıp giderdiniz," onu mantıklı bulurdu Karabaş ama sonra üçü birden gelip oynamak istediklerinde, onlara karşı koyamazdı...

O tepeye yerleşeli epey olmuştu. Kardeşleri de biraz büyümüş, eski yaramazlıkları kalmamıştı. Karabaş artık çevreyi iyi tanıyordu. Annesi o gün de her zamanki gibi yiyecek bulmaya gitmişti. Kardeşleri ise bahçedeki büyük ağacın altında oynuyor o da hafiften kestiriyordu. Allah'tan annesinin dediği gibi kulakları tetikteydi. Bir süre sonra bahçenin kırık, dökük kapısından küçük bir insan girdi. Etrafına bakındı, Karabaş'ı görmemişti. Kardeşlerinin olduğu tarafa gitti. Eğilip onlarla oynamaya başladı. Zararsız görünüyordu ama ona güvenilmezdi. Karabaş dikkatliydi. Küçük insan yanında getirdiği çantayı açtı, önce Lekeli'yi içine koydu, sonra Kirli'yi, sonra da Arap'ı. Şaşkın kardeşleri hiçbir şeyin farkında değillerdi, bunu da yeni bir oyun sanıyorlardı. Karabaş, onun görmediği bir köşede, ağacın yaprakları arasında pusuya yattı. Küçük insan belli ki kardeşlerini kaçırmaya gelmişti. İç sesi, "Bırak götürsün, sen de tamamen kurtulmuş olursun bu yaramazlardan. Hem annen de eskisi gibi bir tek sana kalır," dedi, Karabaş bu düşünceyi sevdi. Ortalıkta görünmese yeterdi. Küçük insan çantayı koluna takmaya çalıştı, çanta ağır görünüyordu ama o küçük insan zorlanmadan taşıyacak kadar gelişkindi. Etrafına tekrar baktı ve geldiği kırık kapıya doğru yürümeye başladı. Karabaş'ın iç sesi, sinsi sinsi gülüyordu. Ama o annesini düşündü, onun ne fedakarlıkla ailesini oraya getirdiğini ve her gün hiç şikayet etmeden onlar için yiyecek aramaya gittiğini... Hem ne kadar yaramaz olurlarsa olsunlar, bir daha kardeşlerini görememe fikri onu beklediğinden daha çok üzmüştü. İç sesi, "Yapma!" dese de onu dinlemedi, tıpkı annesinin dediği gibi son kararını kendisi vermişti. Küçük insan kapıdan çıkmak üzere hamle yaptığında, ne olduğunu bile anlamadan, Karabaş saklandığı yerden koşarak üstüne atladı ve olanca gücüyle ona bağırmaya başladı...




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İçimdeki Yaz

  Zamanda yapacağı yolculuktan habersiz, elindeki kitabı dikkatle inceliyor ve "En az on beş sene olmuştur," diye tahmin yürütüyor. Okuduğunu pek hatırlayamıyor ama belli ki onun kitabı, hep yaptığı gibi ilk sayfasına tarih atıp bir de not yazmış. İşte tam düşündüğü gibi, on beş sene öncesinin tarihi. Üniversiteye hazırlandığı sene, "Peruş'un hediyesi," diye de not düşmüş. Hafif bir esintiyle irkilip, yan sandalyedeki şala uzanıyor, burnuna gelen melisa kokusuyla mest olurken bakışlarını balkonun en ucundaki büyük, yeşil saksının içinde, narin bir genç kız gibi süzülen melisaya çevirip, "Ahh! Melisa, sakın kokunu sadece rüzgara bırakma," diye tembihliyor ve havada kalan ferahlatıcı kokuyu içine çekiyor. Şalın yumuşak sıcaklığına sarınıp, bir yandan kahvesini yudumlarken karıştırdığı kitabın içinde bir fotoğraf buluyor. Üç kişi var fotoğrafta, ikisinin yüzü kalemle karalanmış. "Kıskanç Serap," diye azarlıyor on beş sene önceki hâlini. Fotoğraf...

Kan Bağı Olmayan Kız Kardeşler...

Kız kardeş candır, kandır, dosttur...  Bir de kan bağı olmadan kardeş bildiklerin vardır. Onlarla öyle şeyler yaşar ve paylaşırsın ki fark etmeden aile olursun... Beraber büyürsün, öğrenirsin, dinlersin, akıl verirsin, sevinirsin, üzülürsün... Kimseyle paylaşmadıklarını paylaşır, kimseye anlatılmayanların seninle paylaşıldığını bilirsin. Zaman önce güvenmeyi, sonra güvenine en sadık kalanların kız kardeşler olduğunu öğretir... Sonsuz bir güvenle sırtını yaslarsın. Bilirsin ki kardeş candır, candan zarar gelmez... Sonra aile genişler, evlenip çoluk çocuğa karışılır... Görünce gözlerinin ışıldadığı, görmediğinde içini sızlatan yeğenler doğar, sevgiyle büyürler... Aile büyüdükçe paylaşımlar artar, bağlar derinleşir... Bir sıkıntın olsa bilirsin ki kimse yoksa onlar var. Bu duyguyu dünyalara değişmezsin... Çünkü, bu dünyanın en güven verici şeyidir... Onların karşına çıkması tesadüf değildir. Bunu hep bilirsin... Kız kardeşler kandır, candır, varlığına hep şükredilenlerdir... K...

Dikenler

  Adamın dikenleri vardı. Kadının ise görünmeyen yaraları. Kadın gizlice sarardı yaralarını; bazen gözyaşlarıyla. Adam eve geldiğinde, kadın gün boyu içinde biriktirdiği kırıntıları koyardı masaya. Adam tek hamlede yutardı kadının bütün umutlarını...   Kadın adama babasından, kendisine de annesinden aşinaydı. Eski bir filmin tekrarı gibiydi hayatı. Babası televizyon karşısında çay beklerken, annesi bulaşık yıkardı ağlayarak.   Adam annesinin gizli gözyaşlarını hiç bilmeden büyümüştü. Babasından gördüğü kadarıyla öğrenmişti kocalığı. Eve bakması yeterli değil miydi, inceliklere ne lüzum vardı?   Hem ne yaparsa yapsın, kadınlara zaten yaranılmazdı.   Kadın bir gün annesinin hayatını yaşayacağını hiç düşünmemişti. Çünkü adam dikenlerini henüz göstermemişti. Beyaz gelinliğine astığı umutlarla, bir kuğu gibi süzülüyordu adeta.   Ne zaman ki ayakları yere değdi, işte o zaman hatırladı annesinin gözyaşlarını.   Adam da dikenlerinin farkında değildi başta. Evl...